5 Kasım 2007 Pazartesi

salavatın sırrı (m.karabaşoğlu)

Salavâtın bir sırrı

http://www.karakalem.net/ ten alınmıştır

KUR'AN AYETLERİNİN NÜZUL sırasına baktığımızda, karşımıza manidar bir tablo çıkar. İlk âyetler doğrudan Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) şahsını hedef almaktadır. Evvelâ ve bizzat, ona emirler vermektedir. Ona, ubudiyetini; Rabbinin tüm âlemleri kuşatan küllî rububiyetine karşı nasıl bir ubudiyetle mukabele edeceğini bildirmektedir. Ancak Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) bu noktada gösterdiği mutlak ve mükemmel teslimiyetten sonra, sıra 'sair insanları uyarma'ya gelir. Burada da bir sıra vardır. Aileni, yakın akrabanı uyar emri gelir öncelikle. Kavmini ve tüm insanları uyarma emri, aile ve akrabayı uyarmanın ardından gelir.

Resul-i Ekrem'in hayatına bakıldığında, el-Emîn ünvanıyla anılan o eşsiz insanın, bu sıraya aynen uyduğu gözlenir. O, ilk vahiy geldiğinde ne ailesini, ne sair insanları 'yaratan Rabbinin ismiyle okuma'ya çağırmış; bu emri en başta yalnız kendi şahsında yaşamıştır. Gelen emir budur. Rabbi, vahyini tebliğ görevini, bu emrin tam anlamıyla ifasından sonra ona vermiştir.

Burada, gözden kaçmaması gereken bir husus daha vardır: Resul-i Ekrem (a.s.m.) ilâhî vahyi önce kendine, sonra ailesine, sonra yakın akrabasına ve kavmine, sonra tüm insanlara tebliğ etmiştir, doğru. Fakat, bir sonraki adımı attığında, öncekini terketmemiştir. Ailesini uyarmaya başladığında, kendi şahsî dünyasındaki iman tâlimini bırakmamıştır. Kavmine tebliğde bulunmaya başladığında, kendinin ve ailesinin o güne dek alageldiği imanî dersleri bir kenara atmamıştır. Bir sonraki görev, önceki görevlerin rağmına ifa edilmemiştir. Bir sonraki görev, öncekilere rağmen değil, öncekilerle birlikte gerçekleştirilmiştir.

Nitekim, siyer kitapları, Resul-i Ekrem'in her gün bu sırra riayet ettiğini kaydederler. Peygamberin bir günü, hemen hemen eşit üç bölüme ayrılmıştır. Günün üçte biri, "gözü uyur, kalbi uyumaz" olduğu ânlar da dahil, şahsî ubudiyetine; üçte biri hanımları, çoluk–çocuğuyla birlikte yaşadığı ailevî ubudiyetine; kalan üçte bir ashâbıyla yaşadığı cemaatî ubudiyetine ayrılmıştır. Yani, tüm insanlığa hakikatı tebliğe memur kılınan Resul-i Ekrem, bunu yaparken en çok tesbihat yapan, Kur'ân'ı şahsı için en ziyade okuyan, ailesinin imanî talimiyle en yoğun bir şekilde meşgul olan insandır da. Bir görevi, bir diğer görevini perdelemiş değildir. Sonraki bir görev, öncekilerin ihmali pahasını gerçekleşmemiştir. Bilakis, "İlâhî! Beni bir an olsun nefsimle başbaşa bırakma" duası da, "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde olana andolsun ki" hitabı da asla dilinden eksik olmamıştır. Ne kendi kalb, ruh, akıl ve nefsine karşı imanî vazifesini unutmuştur; ne ailesine karşı imanî vazifeyi.*

Hayatı, Resul-i Ekrem'in (a.s.m.), şahsı, ailesi ve sair insanlara karşı imanî görevini ne denli tutarlı ve dengeli bir şekilde ifa ettiğinin en birinci delilidir.

İkinci delili ise, ailesi teşkil eder. Hanımlarıyla öylesi bir imanî bağ kurmuş, öylesi yoğun bir imanî beraberlik yaşamış, dünyasına gelen iman nurlarını onlarla öylesi bir yoğunlukla paylaşmıştır ki, meselâ Hz. Hatice ve Hz. Aişe (r.a.), meleklerin mertebece en yükseği olan Cebrail'in (a.s.) kendilerine selam verdiği insanlar makamına çıkmışlardır. Çocuklarıyla öylesi bir imanî terbiye şuuruyla her daim meşgul olmuştur ki, kızı Fâtıma, Hz. Meryem'den sonra, cennet kadınlarının en büyüğü, mertebece en âlîsi olarak anılmıştır. Yine Fâtıma'nın (r.a.) ulaştığı marifetullah mertebesine hürmeten, o yanına geldiğinde, babası bile ayağa kalkmıştır.

Keza, yanında büyüyen kuzeni Ali (r.a.), onun imanî terbiyesi sonunda, "Gayb perdesi açılsa, yakînim ziyadeleşmeyecek" diyebilen, imanı o derece yakîne ulaşmış bir insandır. 'İlim şehrinin kapısı'dır. 'Allah'ın aslanı'dır. Yine yanda bulunan azatlı kölesi Zeyd ile ellerinde büyüyen Üsame b. Zeyd (r.a.), i hakikatlerin önde gelen alemleri ve alemdarları olmuşlardır

Resul-i Ekrem, ikisi de onun imanî talimine muhatap olmuş Fâtıma ile Ali'nin çocukları olan iki torunu, Hasan ve Hüseyin (r.a.) ile de öylesi bir imanî terbiye bağı kurmuştur ki, her iki torun, kıyamete kadar devam edecek olan, bin dört yüz yıldır ümmeti nurlandıran iki nuranî silsilenin başı olmuşlardır.
Unutmayalım: Tüm bunlar, başka insanlara karşı tebliğ görevini ifa ederken ne kendini, ne ailesini unutmayan; kendine ve ailesine yönelik imanî dersleri asla geri bırakmayan bir Resul-i Ekrem'e (a.s.m.) nasip olmuştur.

Önce kendine karşı nebî ve resuldür Resul-i Ekrem (a.s.m.). Sonra, kendisini unutmaksızın, bilakis kendisiyle birlikte, ailesine resuldür. Sonra, kendisini ve ailesini ihmal etmeksizin, tüm insanlığa resuldür.
Tıpkı, ceddi İbrahim (a.s.) gibi..

İbrahim aleyhisselâm da, en başta kendi dünyasında yoğun bir imanî tefekkür yaşamış; en başta kendi fıtratını Fâtır-ı Hakîm'in marifet ve huzuruna açmıştır. Sonra, Meryem sûresinde zikredilen o tatlı "Yâ ebetî" nidasıyla, "Babacığım. Ey babacığım!" hitabıyla, babasını imana çağırmıştır. Hanımını ve Hacer'i uyarmıştır. Ve, gerek kendisine, gerek ailesine karşı imanî sorumluluğunu asla geri bırakmamıştır. Bilakis, Kur'ân'da, kabulünün en muazzam delili Muhammed-i Arabî olan, ailesine dönük bir duayla anılır İbrahim (a.s.). Bu sorumluluk hissine, bu çabaya, bu duaya karşılık, iki evlâdı iki nuranî silsilenin başı olacaktır. Bir yanda, İsmail'le (a.s.) başlayan, Muhammed (a.s.m.) ve âliyle devam eden nuranî silsile; öte yanda, İshak, Yâkub, Yusuf, Musa, Hârun, Yûşa, Zekeriya, Yahya.. derken Hz. İsa'ya uzanan nuranî silsile...

Bu sırdandır ki, ümmet, her namazın sonunda Resul-i Ekrem'e, âline ve ashâbına salât ve selâm ile bereket duası okur. Ve "Tıpkı İbrahim'e, âline ve ashâbına olduğu gibi" diye ekler.
Hemen her salâvatın o, ailesi ve ashâbı sırasını taşıması; her selâmın aynı sırayla gönderilmesi, yine aynı nebevî sırdandır.

Her salâvatta tekrar teyid ettiğimiz bu gerçek, bizim için de çok ciddi uyarılar taşır. Bize, eğer dikkat eder ve unutmazsak, kendi dünyamızda da aynı sırayı her daim yaşamamız gerektiğini hatırlatır. Hiçbir görev, kendi iç dünyamızdaki görevin; kendi kalb, ruh, akıl ve nefsimize karşı taşıdığımız imanî sorumluluğun engeli ve rakibi olmamalıdır öncelikle. Aynı şekilde, ailemize, çoluk-çocuğumuza karşı imanî sorumluluğumuzdan gaflete de gerekçe yapılmamalıdır.

Bilakis, her şey, önce kendi dünyamızda imanî hakikatlerin yerleşmesiyle birlikte ilâhî emrin kendi kalbimizde hüküm ferma kılınmasıyla başlar. Ve bu görev, hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir aşamada atlanamaz, bırakılamaz. Aynı şekilde, hiçbir hizmet ve hiçbir vazife, ailemizi; çoluk-çocuğumuz ile kendi hanemizde imanı hüküm ferma kılma çabasını ihmalin mazereti değildir. Olmamalıdır.
Nebîlerin verdiği ders bu iken, bilhassa Nebiyy-i Zîşan'ın (a.s.m.) verdiği ders bu iken, üstelik her salâvatta ve her namazın sonunda salât ve selâmlarda bu ders bir daha, bir kez daha hatırlatılırken, tüm bunları elimizin tersiyle itercesine öncelikle ve yalnız başkalarını irşada kalkışmak ne derece haklı, ne kadar tutarlıdır?

Oysa, salâvatın bu sırrı, yaşadığımız onca keşmekeşin iksirini, onca sancının devasını olabildiğince berrak bir şekilde gösteriyor.

Bize bu sırrı ders verenlere, sonsuz salât ve selamlar olsun.

* İmanî vazife diyoruz. Çünkü, şu modern çağın medenî engizisyonu ile kavramlar o kadar daralmış ve sığlaşmış ki, 'vazife' deyince, sadece maddî mideye bakan, ve ailemizin de sadece maddî ihtiyaçlarına bakan hususlar akla geliyor. Onları aç bırakmamak, eve yiyecek götürmek, hanıma ve çocuklara elbise almak, ve ceplerine harçlık koymak yeterli sanılıyor. Yalnız bunları yaparak, 'vazifesini ifa etmiş bir insanın huzuru' ile dolaşabiliyoruz. Resulullah da ailesinin bu maddî ihtiyaçlarını karşılamıştır; ama yalnız bu ihtiyaçları değil. Ve bu ihtiyaçları da, imanî ölçülerden soyutlayarak karşılamış değildir. En başta onları hakikatı tanıma, bâtıldan uzak olma nimetiyle müşerref kılmış; maddî ihtiyaçlarını da, o rızık ve nimetleri gönderenin Rezzâk-ı Kerîm olduğunu her daim bildirerek karşılamıştır. Ki, onun attığı her adım, yaptığı her fiil, sofraya oturuşundan elbisesini giyişine kadar, imanî derslerle yüklüdür. Her fiilinde, bizi Rabbü'l-âlemîne yönelten bir vecih vardır. Bunun içindir ki, 'imanî vazife' diyoruz. Yoksa, imanî vazifeyi ihmal pahasına ve de imanî bir vecihten soyutlanmış biçimde yapılan hiçbir işle, 'vazife'mizi yapmış olamayız.

metin karabaşoğlu

namaz (metin karabaşoğlu)

Miracın anahtarı: Tekbir


1111.karakalem.net ten alınmıştır.


HZ. PEYGAMBER ALEYHİSSALÂTU vesselamın bildirdiği üzere ‘mü’minin miracı’ olarak namazın sıhhati için belirli şartlar vardır. Bu şartların bir kısmı bizatihî namazın içinde yerine getirilmelidir, bir kısmı ise namazın öncesinde ifa edilmelidir. Meselâ, abdestsiz bir namaz, kıyam-kıraat-rüku-sücud-kaade derken içindeki bütün şartlar yerine getirilse bile geçerli değildir. Çünkü daha baştan namaz için geçerli ‘temizlik’ şartı ihmal edilmiştir.


Benzer şekilde, ‘iftitah tekbiri’ olmayan bir namaz da sahih değildir. ‘İftitah,’ yani ‘açılış’ yahut ‘başlangıç’ tekbiri, namazın ‘dışındaki’ şartların sonuncusudur ve namaz ülkesinin kapısını açan bir anahtar gibidir. “Allahuekber” diyerek başlamayan bir namaz, sonraki bütün şartlar yerine getirilse bile, sahih değildir.


Kadîr-i Zülcelâl’in namazın sıhhati için iftitah tekbirine yüklediği bu önem, bizatihî ‘tekbir’in önemine ve tekbir-namaz-mirac ilişkisine bir telmihtir bizim için.


Tekbir ki, bir önceki yazımızda temas ettiğimiz üzere, Allah’ın kıyas kabul etmez büyüklüğünü ifade eder. O’ndan gayrı herşeyi O’nun uluhiyetine ortaklık gibi bir iddiadan beraberce tardeder ve herşeyin O’nun karşısındaki küçüklüğünü, acziyetini, abdiyetini ilan eder. Tabir yerindeyse, “En büyük Allah, başka büyük yok!” anlamını taşır “Allahuekber.” O öyle büyüktür ki, O’nun büyüklüğü karşısında hiçbir şeyin nisbî büyüklüğünden söz edilemez. O’nun mutlak büyüklüğü nisbîlikleri bertaraf eder. Onun ekberiyet derecesindeki kibriyası karşısında herşey ve herkes küçüktür!


Namaz, bu gerçeği kabul ve ilan edişimizin nişanesi olan iftitah tekbiri ile başlar işte...


Böylece, namaza duran her mü’min, en başta O’nun azamet ve kibriyasını teslim etmiş olur. O’nun kibriyasını kabul ve teslim ise, başka herşeyin ve herkesin büyüklük iddiasını red, en başta da kendi büyüklük iddiamızı terk ile gerçekleşir ve bu mânâyı zımnında taşır.


Açıkçası, ancak büyüklenmekten kendisini kurtaran, nefsini şişirip egosuyla şişinmekten beri duran, haddini ve hacmini bilen biri kelimenin gerçek anlamıyla ‘Allahuekber’ diyebilir; ve ancak bunu dedikten, kendine ait olmadığı halde üzerine aldığı ‘büyüklük’ vasıflarını üstünden atıp Rabbine tevdi ettikten sonra ‘namaz’ adlı mirac sürecine dahil olabilir.


İnsanın benliğini büyütme iddiasından ve başkaca benliklere yahut nesnelere de büyüklük izafe etmekten vazgeçip ‘büyük’ olarak anılmaya gerçekten lâyık olan Allahu Teâlâ’nın ‘ekberiyet’ derecesindeki azamet ve kibriyasını ‘iftitah tekbiri’ ile teslim ederek başladığı namaz ile geldiği nokta ise, namazın ‘içindeki’ son şart olan ‘kaade’de açığa çıkar. Büyüklük iddiasından vazgeçip, Rabbine “Büyük olan yalnız ve ancak Sensin! Senin büyüklüğün yanında ne benim, ne başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin büyüklenme hakkı yoktur!” mânâsındaki “Allahuekber” ile namaza başlayan mü’min, her biri çok hikmetler ve dersler barındıran, her biri mirac yolunda insana basamaklar, mertebeler atlatan kıyam-kıraat-rüku-sücud makamlarından sonra oturur ve ‘tahiyyat’ okur. Tahiyyat ki, insanın mahlukat içerisindeki seçilmişliğinin, mahlukatın ‘halife’si oluşunun belgesidir; zira kul tahiyyat da bütün mahlukatın bütün hayatlarıyla ettiği tesbihat ve tahmidatı onlar namına Rabbine arzeder; ve devamında Mirac gecesi Hz. Peygamber’in ‘tahiyyat’ı Rabbi’l-âlemîn’e arzettiğinde gördüğü mukabeleyi tahattur eder: “Esselâmu aleyke eyyühe’n-nebiyyi ve rahmetullahi ve berekatuhu (Allah’ın selamı senin üzerine olsun ey nebî! Rahmeti ve bereketi de!)”


Bu selam, Rabbin selamıdır. Mirac gecesi âlemlerin Rabbi peygamberi Muhammed Mustafa aleyhissalâtu vesselama bu selamla mukabele etmiştir.


Yine tahiyyat ile tekraren tahattur ettiğimiz üzere, Hz. Peygamberin bu selama mukabelesi “Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn”dir: “Selam bizim üzerimize olsun. Ve Allah’ın sâlih kullarının üzerine de!”


Velhasıl, amel-i salihin zirvesi olarak namaz, ‘başlangıç şartı’ olan ‘tekbir’ ve nihaî meyvesi olan ‘tahiyyat’ ve tahiyyatın içindeki ‘selam’ ile, bize mü’minin mirac yolculuğunun başlangıcını ve nihayetini bildirmektedir. Miracın başlangıç şartı kişinin büyüklük iddiasını terkederek ‘büyüklük’ vasfıyla anılmanın yalnız ve ancak O’nun hakkı olduğunu teslim ve ilan etmesidir; ve nefse ağır gelen bu tekbiri gerçekleştirdiğinde, insan ‘büyümemekte’ ama ‘yükselmektedir.’ Hem de ne yükseliş! Rabbiyle birebir muhatap olup, kâinat içinde O’nun halifesi olarak bütün kâinatın tesbihat ve tahmidatını ona arzedip Rabbinin selamına mazhar olacağı derecede bir yükseliş...


Allahuekber!


Ne mutlu benliğinin büyüklenme çabalarını bertaraf edebilenlere!


Ne mutlu, hakkı olmayan, lâyık da olmadığı ağırlıkları üstünden atarak ‘namaz miracı’yla Rabbinin selamıyla şereflenenlere!

başlangıç tekbiri

İFTİTAH TEKBİRİ

Namaz farzlarından biri. Namaza bu tekbirle başlandığı için "iftitah tekbiri" denmiştir. Namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbirle haram kılındığı için buna,"tahrim tekbiri", "tekbiretü'l-ihram" da denilir.

İslâm âlimleri, namaza Allah'ın ismini anmakla başlamanın gerekli bir emir olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Binaenaleyh "iftitah tekbiri" getirilmeden başlanılan namaz sahih olmaz.

Fakîhler, bu görüşlerini, Kitap ve Sünnetten getirdikleri delillerle teyid etmeye çalışırlar. Kitaptan delilleri: "Ey bürünen! Kalk inzâr et ve Rabbini yücelt" (el-Müddessir, 74/1-3) ayetidir ki, burada geçen "Rabbini yücelt" lafzı, Kur'an'da "ve rabbeke fekebbir" şeklindedir.

Sünnet'ten istidlal edilen en sahih hadis, Hz. Ali (r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Namazın anahtarı abdesttir. Tahrimi ise tekbir, tahlili de selâmdır" (Ebû Dâvud, Taharet, 31: Tirmizî, Taharet, 3; Dârimî, Vudû', 22).

Hanefi mezhebine göre, namaza "Allahü ekber" lafzıyla başlamak şart değildir, ancak vaciptir. Bunun yerine başka bir lafız söylenecek olursa, namaz yine sahihtir. Ancak vacip terkedilmiş olduğundan günah işlenmiş olur.

Matlup olan; namaza, "Allahu ekber" lafzıyla başlanmasıdır.

Mamafih namazın sahih olması için, Cenâb-ı Hakk'ı ta'zime delâlet eden herhangi bir lafızla başlamak da yeterlidir. Meselâ

''Sübhanellah" veya

"lâilâhe illallah" yahut

"Allahü rahımün" ya da

"Allahü kerimün" vb. lafızlardan biriyle iftitah yapılabilir.

"Eûzü billâh", "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh" ya da "Estağfirullah" lafızları tamamen tazime delâlet etmediği için "iftitah tekbiri" yerine bunlardan biri söylenecek olursa, namaz sahih olmaz. Çünkü bunlarda talep manası mevcuttur.

Tekbirde kullanılan lafızların "Allah" lafz-ı celâli ile birlikte olması lazımdır. Binaenaleyh sadece "Kerîm" ya da "Rahîm" vb. sıfatları söylemek yeterli değildir.

"Allah, Rahmân veya Rab" gibi isimle iftitah yapılacak olursa, Ebu Hanife'ye göre sahih olur.

Çünkü Ebû Hanife'ye göre, Kur'an'da emir şeklinde geçen "kebbir" sözü, mutlaka "ekber" denilmesini değil, tazim ifade eden herhangi bir lafzın söylenmesini amirdir.

"İftitah Tekbiri"nin özellikle "Allahü ekber" lafzıyla söylenmesinin vücûbuna gelince; çünkü Peygamber (s.a.s), namazda, hep buna devam etmiştir (bk. Abdurrahman el-Cezirî, "el-Fıkhu Ala Mezâhibi'l-Arbaa", Mısır, 1939 I. 198-220; Fetâvâ'l-Hindiye, I, 68; Vehbe ez-Zühaylî, "el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühü", 1989 Dımaşk, I, 631 vd.).

Hanefilere göre "iftitah tekbiri"nin edasının şartları:

1- Vaktin girmesi
2- Vaktin girdiğini bilmek veya zann-ı gâlib ile hükmetmek
3- Setr-i avret
4- Bedenin, elbisenin ve namaz kılman yerin temiz olması
5- Gücü yetenin, farz ve vacip namazlarla sabahın sünnetinde tekbiri ayakta getirmesi
6- Kılmak istediği namaza niyet getirmesi
7- Kılacağı namazı tayin etmesi (öğle, ikindi vs.)
8- Vacip namazı da tayin etmesi (tavaf, vitir ve bayram namazları)
9- Kendisi duyacak kadar tekbiri sesli söylemesi
10- Tekbir niyetiyle söylediği lafızların zikir ifade etmesi.
1 l- iftitah tekbirine delâlet eden lafzın taleb ya da hacet ifade etmemesi
12- Bu lafzın "Besmele" olmaması
13- Gücü yetenin Arapça tekbir getirmesi
14- Lafzatullah'dan (h) harfinin hazfedilmemesi
15- "Allah" lafzının hemzesinin uzatılmaması
16- "Ekber" lafzının hemzesinin uzatılmaması
17- Yine "Ekber" lafzının (b)sinin uzatılmaması
18- Niyetle iftitah tekbirinin arasının ayrılmaması
19- "İftitah tekbiri"nin niyetten önce olmaması
20- Muktedinin imamdan önce tekbir getirmemesi, şarttır.

"İftitah tekbiri"nin Arapça'dan başka bir dille getirilmesi de caizdir (Vehbe ez-Zühaylî, a.g.e, I. 634).

Üzerinde necaset olduğu halde "İftitah tekbiri" getiren ve tekbiri bitirince necaseti gideren veya tekbir getirirken avret mahalli açık olup, tekbiri bitirince avret yerini örten ya da tekbire başlarken yönü kıbleden dönük iken, tekbiri bitirince kıbleye yönelen kimsenin namazı sahihtir. Fetva Ebu Hanife'ye göre verilmiştir. Müslümanlar için bunda kolaylık vardır (Fetâvâ'l-Hindiye, aynı yer).
Halid ERBOĞA

Kelime anlamıyla başlangıç tekbiri demek olan iftitah tekbiri, namazın farzlarından birisi olup, namaza başlarken alınan tekbirdir. Buna tahrime de denir.
Namazın on iki farzından biri olan iftitah tekbiri, namaza “Allâhu Ekber” şeklinde tekbir alarak başlamaktır. İftitah tekbirinin “Allâhu Ekber” cümlesiyle yapılması namazın vaciplerindendir. Bunun yerine Allâh’ı yüceltme anlamını taşıyan

“Allâhu Kebîr”,

“Allâhu Azîm”

sözleriyle tekbir alınması halinde, farz yerine getirilmiş olur. Ancak vacip terk edilmiş olur. Tekbiri, kişinin kendisi işitecek kadar bir sesle alması gerekir. Tekbirde, Allâh kelimesinin ilk harfi olan (A) harfinin veya tekbirin son hecesi olan (ber) hecesinin uzatılarak okunması caiz değildir. Bu şekilde okunması halinde, iftitah tekbiri sahih olmayacağından, namaz da geçersiz olur. Ayrıca iftitah tekbirinin sahih olması için, tekbirin niyetten sonra ve ayakta alınması, tekbir ile niyet arasına namaza aykırı bir şey girmemesi, cemaatle kılarken imamdan sonra alınması gerekir.
Tekbir alırken erkekler, ellerini, baş parmakları kulak memelerine değecek şekilde kaldırır ve avuç içlerini kıbleye gelecek tarzda açarlar. Bayanlar ise, avuçları kıbleye doğru gelecek şekilde göğüslerinin hizasına kadar kaldırırlar. (İ.P.)
diyanet işleri başkanlığı

Namaz bütün zikir çeşitlerini bağrında taşımasıyla Miraç özelliği kazanmıştır. Tüm Meleklerin özel yaptığı ibadet çeşitleri hepsi namaz içerisine kodlanmış durumda. Meleklerin kimi kıyam, kimi rüku, kimi sücud vs. halde ibadet ederler çünkü.

TAHRİME İftitah tekbiri ile ruh semaya yönelir, elleri kaldırmakla da dünyevi ihtiraslarımızı arka plana itmiş oluruz böylece.

Tahrimeden kasıt ‘En büyüksün’ anlamında ‘Allahu Ekber’ demektir. Tekbir ibadetin olmazsa olmazı. Allah ile münasebetin ilk adımı. Eğilirken yüz sürerken, kalkerken mutlak büyüğün Allah ’ın olduğunu tekbirle dile getiririz. Çünkü büyüklük mutlak manada Allah’a ait.

Allah’u Ekber’in haricinde;

Allah’u Azam,

Allah’u Kebir,

Allah’u Celil,

Lailahe illalah,

Elhamdülillah,

Subhanellah vb. ifadelerin hepsi tekbir manasına gelir,

dolayısıyla tekbir yerine geçer.

Evet namaza Allahu Ekber lafzıyla başlamak vaciptir. Çünkü Peygamberimiz bu şekilde devam etmiş, fakat farz değildir. Kim imamdan önce tekbir alırda imamdan önce tekbiri bitirirse namaza başlamış olmaz. Rüku ve sücud tekbirlerini terk etmek veya noksan söylemek ise tenzihen mekruhtur.

Namaza girişte bir insan ister Arapçasını söyleyebilsin, isterse söyleyemesin, hangi dilde telbiye getirirse caizdir.

Tekbiri Farsça Allahü Ekber diyerek başlanılsa caizdir.

Ancak imameyn bu konuda Arapça tekbir almaktan aciz kalmayı şart koşmuştur.

Farsça namaza başlamak hususunda İmamı Azam’ın delili daha kuvvetli, çünkü namazda aranan şeyin zikir ve tazim(saygı) olması dolayısıyladır. Ki, bu husus her lisanla her lafızla olur. Bir kimse Farsça tekbir alır, hayvan keserken Farsça besmele çeker, yahut ihrama girerken Farsça veya herhangi bir dille telbiye getirirse Arapcasını söyleyebilsin söyleyemesin caizdir. İftitah tekbiri rüku olduğu için değil, kıyama bitiştiği için şarttır, yani farzdır. Sena, Kunut, Bayram ve Cenaze tekbirlerinde eller salınır, çünkü bu tekbirler zikir değildir.

ALPEREN GÜRBÜZER

bilim ve namaz

Namazın manevi anlamda kazandırdıklarının yanında maddi açıdan da bazı faydaları vardır. Mü minler için tek gaye "ibadet" olsa da, Allah ın emrettiği namazın insanlara sağladığı birçok fayda yapılan araştırmalarla gün yüzüne çıkıyor. İşte bazıları:


* İbadet için insanın evinden çıkması, diğer insanlarla konuşup sohbet etmesi, yalnızlık duygusunu taşımaması, dinî konuları düşünmesi, ibadet ve dualardaki hareketler, fiziksel problemlere önemli ölçüde engel olduğu için, vücut bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur. Stres ve asabiyetin sebep olduğu ve yaşlılıkla birlikte gelen hastalıklara karşı bağışıklık sistemi direnç kazanır.


* ABD de Pensilvanya Üniversitesi Tıp Merkezi uzmanı Prof. Dr. Newberg tarafından, namaz kılan ve dua eden bir grup Müslüman ın üzerinde yapılan araştırmaya göre, huşu içinde yapılan dua ve teemmül (meditasyon) esnasında alında, beynin ön bölgesinde karar alma mekanizmasının bulunduğu "Frontal Lobe" adı verilen kısımda kan miktarı belirgin bir şekilde artıyor. Duygusal, etki-tepkiyle ilgili kararlar burada alınıyor. İnsandaki kompleks hissi ve davranış becerileri burada öğreniliyor. Araştırma sonuçlarına göre, düşünce, tefekkür ve Allah a yönelme anında insan kendini Allah a daha yakın hissediyor, yüce duygular taşıyarak huzur ve sükûn buluyor. (Newsweek dergisi, 7 Mayıs 2001. Religion And The Brain)


* Uzman Dr. Abdullah Muhammed Nusret, namaz hareketlerinin beynin kan dolaşımına olan olumlu etkisi konusunda yaptığı araştırma ve deneylerde şu sonuçlara ulaştığını kaydediyor: "Secde esnasında, kanın beyne akışı artıyor. Rükû ve secdede başı peş peşe öne eğmek, rükû ve secdeden kalkarken başı kaldırmak, otomatik olarak beynin kan dolaşımını düzenler ve dengede tutar. İleriki yaşlarda bu hareketler, sağlık için daha da önem arz eder."


* Dr. Nusret, araştırmasının sonunda, Hz. Peygamber in (sas) ilmî mucizelerine dikkat çekiyor. Beynin kan dolaşımı dengesi için, rükû ve secdede yapılan hareketler yavaş olmalı ve hareketlerde bir miktar beklemek lazım ki fayda sağlansın. Burada, Efendimiz in (sas) namazda rükû, secde ve kıyamda beklemeyi, namazı yavaş ve sükûnet içinde kılmayı emretmiş olmasının sırları ortaya çıkıyor.


* Belki namaz ve dua, bugüne kadar bilinen en büyük enerji kaynağıdır. Doktor olarak, hiçbir ilacın fayda vermediği, doktorların tedavide aciz kaldığı pek çok hastanın, doktorların ellerini çekip onların yerine namaz ve duanın girmesiyle iyileştiklerini gördüm. (Dr. Alexis Carrel. "İnsan Denen Meçhul" kitabının yazarı ve Nobel ödülü sahibi)


* ABD nin Iowa Üniversitesi nde bir grup araştırmacı uzman doktorun 65 yaş üzeri 550 hasta üzerinde yapmış oldukları araştırma ve deneylerde, ibadet mekanlarına devam eden mümin insanların, herhangi bir ibadet içinde bulunmayan ateist insanlara göre yüzde 35 daha fazla yaşadıkları görüldü. Araştırmacılar, düzenli ve sürekli olarak ibadethanelere devam eden yaşlı insanlarda, vücut bağışıklık sisteminin güçlendiğini bu nedenle, yaşlıların tansiyon ve damar tıkanıklığına maruz kalma riskinin daha az olduğu tespitinde bulundular.


* Amerikalı araştırmacı Prof. Dr. Daniel Hall, sağlık durumları aynı olduğu halde, dua edenlerin, etmeyenlere oranla üç yıl daha fazla yaşadıklarını belirtti. Araştırma sonuçlarının yayınlandığı "Family Medicine" dergisinde Dr. Daniel Hall, şu tespitlerde bulunuyor: "Namaz ve dua ibadeti esnasında hissedilen sükunet, gevşeme ve rahatlık sebebiyle vücut, stresin yol açtığı yüksek kolesterole karşı bir madde salgılıyor. İbadetle yaşayan insanın psikolojisi düzeldiği için, yüksek kolesterole karşı korunmuş olur, bu da kişinin daha fazla yaşaması anlamına gelir.


* 12 yıl süren gözlem ve tespitler sonucunda, müşahede altında bulunan 65 yaş üzeri ateistlerden yüzde 52 sinin öldüğü, haftada bir veya iki kere mabetlere devam edenlerden ise yüzde 85 inin yaşadığı kaydedildi.
* Yapılan araştırmalar namazın varise karşı insanı koruduğu belirlendi. Mısır İskenderiye Üniversitesi nden Prof. Dr. Tevfik Avlan, kıyam, rükû, secde ve oturma gibi namaz hareketleri arasında insicam, yardımlaşma ve dayanışmada şaşırtıcı sonuçlara ulaşıldığını söylüyor. Prof. Avlan, bilimsel ölçümlere dayanarak, rükû esnasında, ayağın topuk bölgesinde, kanın damar iç çeperine yaptığı basıncın yarı yarıya düştüğünü tespit ettiğini belirtiyor. Dr. Avlan a göre, secde durumunda uzun süre ayakta duran kan damarları tam bir istirahat ve dinlenme fırsatı buluyor.

namaz (nihat hatipoğlu video)

nihat hatipoğlu namazı anlatıyor

1.bölüm



2.bölüm



3.bölüm



4.bölüm



5.bölüm



6.bölüm



7.bölüm

Namazdan Sonra Yapılan Dua ve Zikirler

Namazdan Sonra Yapılan Dua ve Zikirler
Namazlardan sonra Allah'ı zikretmek, me'sûr duaları yapmak ve istiğfarda bulunmak sünnettir. Bu dua ve zikirler, sabah ve ikindi namazında olduğu gibi ya farzdan sonra veya öğle ile akşam ve yatsı namazlarında olduğu gibi son sünnetleri bitirdikten sonra yapılır. Çünkü istiğfar namazın eksiklerini karşılar, dua, ecir ve sevaptan hisse alma yoludur.
Namazın sonundaki dua ve zikirler prensip olarak gizli yapılır. Ancak imam cemaata öğretmek maksadıyla öğreninceye kadar açıktan zikir ve duada bulunabilir. İmam namazın sonunda cemaata doğru döner, sol yanını mihraba doğru hafifçe döndürür. Hz. Semure'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) namaz kıldırdığı zaman yüzünü bize doğru döndürürdü" (Buharî, Ezan, 156, Cenaîz, 93; Ebu Davud, Tahare, 65; Tirmizî, Cenaiz, 59; Nesaî, 28, 147, Sehv, 25,102). Bera b. Azib (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in arkasında namaz kıldığımız zaman onun sağ yanında durmak isterdik. Çünkü böyle olunca yüzü bize doğru dönük olurdu" (İbn Mace, Mukaddime, 6; Menasik, 13; Ahmed b. Hanbel, II, 541, III, 5, 65). Resulullah (s.a.s)'in namazlardan sonra yaptığı başlıca dua ve zikirler şunlardır:
1) Üç defa "estağfirullah (Allah'tan bağışlanmamı dilerim)" veya yine üç defa şöyle denir: "... Estağfirullahil azimi ellezi lailahe illahü velhayyül kayyum ve-netübü ileyh"
"Ulu olan kendisinden başka ilah bulunmayan, Hay ve Kayyum (başlangıcı ve sonu olmayan hayat ile diri, zatı ve kemaliyle kaim, yani yaratıklarının her an idare ve muhafazasında biricik mutlak hakim) olan Allah'a istiğfar eder, beni affetmesini dilerim". Bunun dayandığı delil Sevban (r.a)'dan nakledilen şu hadistir. "Hz. Peygamber selam verince, bir rivayette namazını bitirince üç kere "estağfurullah" der ve şöyle söylerdi: "Allahümme ente's-selamü ve minke's-selamü, tebarekte ya zel-celali vel-ikram".
Anlamı: "Allahım sen selamsın, bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin yardımınla olur. Ey celal ve ikram sahibi olan Allahım! Sen mukaddessin, ta'zîme gerçekten layıksın" (eş-Sevkanî, a.g.e., II, 300).
Daha sonra şöyle derdi:
"Allahümme eınni ala zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetike"
"Ey Allahım! Bana seni zikretme, sana şükür ve güzelce ibadet etme hususunda yardımcı ol" Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel'e her namazda veya her namazın sonunda bu duayı yapmasını tavsiye etmiştir (Ahmed b. Nanbel, V, 247).
2) Ayetel-kürsî'yi okumak: Ebu Ümame (r.a)'den rivayet edilen haberde şöyle denilmiştir: "Kim farz namazdan sonra ayetel-kürsî ile İhlas süresini okursa, cennete girmesine ölümden başka bir şey engel olmaz" (es-San'anî, Sübülü's-Selam, l, 200).
3) Namazlardan sonra Allah'ı tesbih etmek: 33 kere "Sübhanellah (Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)", 33 kere "el-Hamdü lillah (her türlü övgü, hamd Allah'a mahsustur)", 33 kere de "Allahu ekber (Allah her şeyden yücedir)" denilir. Yüzüncüde şöyle denir: "la ilahe illa'llahü vahdehü la şerîke leh, lehülmülkü ve lehül-hamdü ve huve ala külli şey'in kadîr"'.
Bunun delili Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Kim her namazın arkasından 33 kere Allah'ı tesbih eder, 33 kere Allah'a hamd eder, 33 kere de Allah'ı tekbir ederse bunların tamamı 99 olup, esma-ı hüsna'nın sayısı kadardır. Yüzüncüde; Allah'tan başka ilah yoktur, tek ilah yalnız O'dur, ortağı da yoktur. Bütün mülk O'na aittir, bütün hamd ve sena O'nadır. O her şeye kadirdir" derse, denizin köpükleri kadar günahları olsa bile bağışlanır" (Müslim, Mesacid, 144-146).
4) Daha sonra namaz kılan kişi ve imam kendisi ve müslüman kardeşleri için dilediği kadar dünya ve ahiret hayırlarını ister. Duaların en fazîletlisi sünnette gelen dualardır. Bunların birisini Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) rivayet etmiştir. "Sa'd (r.a) oğullarına, çocuklara yazıyı öğretir gibi şu kelimeleri öğretir ve şöyle derdi: "Resulullah (s.a.s), her namazın ardından şu dualar ile Allah'a sığınırdı": "Allanümme inni euzübike minel buhli ve euzü bike en edülle ila erzalil umri. Ve euzü bike min fitnetit-dünya ve euzü bike min azabil kabri"
Anlamı: "Allahım! Cimrilikten sana sığınırım. Korkaklıktan sana sığınırım. Düşkün ve bakıma muhtaç bir ihtiyarlık halinden sana sığınırım. Dünya fitnesinden sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım" (Buharî, Ezan, 149; Müslim, Zikr, 50, 52, Mesacid 134; EbQ Davud, Salat,149, 179; Nesaî, Sehv, 64).
Duanın adabı:
Duada eller omuz hizasına kadar kaldırılır. Bunda güçlük olursa yapılabildiğince kaldırılır. Dua sırasında ellerin bitiştirilmesi ile ilgili olarak Taberanî, Kebîrinde İbn Abbas (r.a)'den şunu rivayet eder: "Hz. Peygamber dua ettiği zaman ellerinin avuçlarını birbirine bitiştirir, iç kısmını yüzüne doğru döndürürdü". Ancak "el-Mevahib" adlı eserde bu hadis zayıf kabul edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 56). Diğer yandan elleri bitiştirip, Resulullah (s.a.s)'in bazan yaptıkları gibi koltuk altları görünecek kadar her duada kaldırmakta da güçlük vardır. Namazda kıyam halinde ayakları açık ve tabiî halde tutmak gibi, ellerin de duada tabiî bir açıklıkta tutulması matluba daha uygun düşse gerektir.
Duaya, Allah'a hamd ve Resulune salatü selam ile başlanır ve sonu yine "el-Hamdü lillah" diyerek tamamlanır. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur: "Cennette müminlerin dualarının sonu: "Bütün övgüler alemlerin Rabbi olan Allah'ındır" sözüdür" (Yunus, 10/10). Nitekim duaların sonu bu manaya uygun olarak şu ayet-i kerime ile
bitirilmektedir:
Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun velham-dülillahi rabbil alemin."
"Senin güçlü olan Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" (es-Saffat, 37/180-183).

SUBHANEKE BİZE NE DER


Namazdaki sure ve dualar Allah ile kul arasında sonsuz ve sınırsız muhabbettir; huzurla dolu sohbettir.

Sure ve duaları okurken namaz kılan kişi, Allah’a kavuşma ve O’nunla bütünleşme duygusunu yaşar.
Sübhaneke duasında namaz kılan kişi, “Allah’ı hamd, övgü, şükür ve takdir içerisinde tesbih ediyorum.’’ dediğinde Rabbi, O’na ‘Ben de seni hamd, övgü, takdir ve şükür içerisinde anıyorum, seni övülmüş kullarımın içerisine katıyorum. Bana dost ve övülmüş kullarımla beraber senin ey kulum, iki cihanda dereceni yükseltiyorum.’ müjdesini verir.


“Senin adın ne yücedir, Senin şanın ne büyüktür.’’ (Ve Tebareke’s-müke ve Teala ceddüke) dediğinde Rabbi O’na ‘Senin adını ve şanını iki cihanda maddi ve manevi alanda yücelteceğim.’ müjdesini sunar.


Bu niyaz bize Kevser Suresi’ni hatırlatır. Müşrikler Peygamber Efendimiz’e ‘Sen öleceksin Senin adın, şanın şöhretin Seninle beraber yok olacak, soyu kesik Muhammed!’ diye sataşırken Rabbi, Resulüne “Adı şanı yok olacak ‘Sana kin tutandır, Ey Muhammed.’’ (Kevser 108/3) diyerek O’na destek oluyordu. İşte biz de Rabb’imizi ‘’Senin adın ne yücedir, Sen’in şanın ne büyüktür.’’ diye yücelttiğimizde Kevser Suresinde Rabb’imizin Rasulü’ne verdiği müjde bizim için de geçerli olabilecektir. Rabb’imizin adını ve şanını yüceltirken bizler de iki cihanda adımızın şanımızın hiç unutulmayıp dostlar ve övülmüşler kervanında ölümsüz bir kul olma şerefine nail oluyoruz. Bir insanın namazı iki cihanda amel defterini kapatmayacak en büyük mucizedir.


Namaz kılan insan, “Senden başka ibadet edecek yoktur.’’ (Vela ilahe ğayruk) dediğinde kul Rabbine “Rabb’im ibadet ve itaat edeceğim, sonsuz sevgi, şefkat ve huzurun hazzını yaşayacağım tek dostum ve sevgilim Sensin.’’ diye niyazda bulunmaktadır. Rabbi kulunun bu niyazına karşılık ‘’Seni razı olmuş ve razı olunmuş hayırlı kulların arasında dostluk ve rıza makamına erdireceğim.’’ “Ey huzura ermiş nefis Rabb’inden razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabb’ine dön iyi kullarımın arasında gir cennetime.’’ (Fecr 27-30) ayetindeki müjdeyi kuluma sunacağım.” der.


Esma Sayın Ekerim
Powered By Blogger