29 Nisan 2010 Perşembe

Sabah Namazında Bir Başkadır Gök Yüzü!

sabah namazında bir başkadır gökyüzü




Hiç düşündünüz mü bilmem ama sabah namazlarında daha bir değişiktir gözyüzü
gündüz gökyüzünde siyah lekeler oluşturan kuşlar gece olunca yerlerini beyaz lekelere bırakmışlardır
beyaz lekeler seher vaktinin aydınlığında terkederler semayı başka bir gece gelmek için, ama seher vaktinde gitmek üzere

dünya daha bir sessizdir sabah ezanı vakti tüm zulümler uykuya yatmıştır o saat sadece Allahla münasebetini sık tutanların vaktidir o an

gözler daha mahmur ama kalp daha memnundur abdest alırken o andaki hafif üşüme gibisi yoktur dünya üzerinde titrerken günahlarının döküldüğünü hisseder insan
yüzünü havluya silerken aynaya bakınca daha bir mutlu görür kendini
iç muhasebesini yapar oracıkta ne kadar şanslı olduğunu hisseder bir an 'şükürler olsun Rabbim' der

ezanlar daha bir güzel okunur sabahları insan uykudayken kuş sesleri eşlik eder içli müzzine o 'essalatü hayrün minen nevm' derken daha sesli öter kuşlar, insanlara ezan sesini duyurmak istercesine

sonra namaz insan elini göğsüne bağladığında tüm kötülüklerden çekilir, rükuda eğilirken aslında kendini doğrultup tüm malayani şeyleri sırtından atar

secde insanın kendini sıfırladığı an alın yerdedir ama kalp göklerde gezer secde ederken

ve duaRabbin ' duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var dediği dua



verirler ben acizim kudret senin dedikçe,

verenin şanı büyük sen iste istedikçe

selam ve dua ile

yamaz bittiiiiii

Namaz sadece eğilip kalkmakmıdır, dosdoğru namaz nedir?

İki yaşında bir çocuk vardı,

Arabaları ile oynamayı pek severdi,

Babasını ve annesini de takip ederdi yan gözle,

Onlar kendisine yabancı gelen bazı hareketler yapıyorlardı,

Bir gün sordu çocuk, babasına :

"Ne yapıyoşun baba" dedi,

"Yapıyoşun" şeklinde sorarak, dil kurallarını alt-üst etmesine aldırmadı baba,

Soruyu anlamıştı çünkü,

Ne yapıyordu,

"Namaz kılıyorum" dedi, cevaben...

Ve bu cevap yetti çocuğa...

Bir zaman sonra babası sordu çocuğa:

"Oğlum, bana namaz kılmayı gösterir misin" diye...

Çocuk, kendince yere kapandı...

"teşekkür edeyiyim Allayım" dedi...

Annesi öğretmişti ona, yemeklerden sonra teşekkür etmeyi, Allah'a...

Her şeyi sorgulayan o küçük akıl,

Sormamıştı, neden Allah'a...

Belli ki, Allah kodlamıştı, manasını genlerine...

Anne, babası davet ediyorlardı çocuğu, namaz kılmaya...

Oyuna dalmış ise, bazen red ediyor...

Bazen hızlıca eğilip, "bittiiiiii" deyip, tekrar oyuna dönüyordu...

Ebeveyni düşündü bu olguyu, olayı...

Dizinin, maçın, işin, ticaretin ortasında, reklam aralarında,

Kıldıkları namaz bu değil miydi?

"Bittiiii" deyip, kimi kandırıyorlardı....

Nur suresi 37. ayeti düşündüler :

"Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar"

Gerçekten de bir korku var mıydı, hallerinde...

Evet, gerçekten de yüzleştiklerinde nefisleri ile,

Dünya hayatını, ahirete tercih mi ediyorlardı...

İki saat, göz kırpmadan baktıkları maçın,

Devre arasında beş dakikalık bir anma, secde, salat HAK mıydı?

Doğru bir paylaşım mıydı?

Halbuki salat, namaz insanın bütün hayatına yayılmalı değil miydi?

Karar verdiler, ilk olarak Televizyonun fişini çektiler...

Zaman uzamıştı...

Genişlemişti...

Demek ki, buymuş hikmeti zamanın dediler...

"Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır" sözünü anlamaya başladılar...

Bu genişleyen zamanı, akraba, komşu ziyaretleri, çocuk ile GERÇEK zaman geçirme...

Yakın çevresi ile birebir iletişim kurarak değerlendirdiler...

Maun suresindeki şu ayetlere hedef olmaktan korktular :

"Dini yalanlayanı gördün mü?

İşte o, yetimi itip kakar;

Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;

Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,

Onlar namazlarını ciddiye almazlar.

Onlar gösteriş yapanlardır,

Ve hayra da mani olurlar. "

Düşündüler, ayetler üzerinde...

Bu ayetler kim içindi...

Kendilerini aldatmaktan vazgeçtiler...

Çok açık bir şekilde her namaz kılanın üzerinde düşünmesi gerekirdi bu ayetlerin,

Kendileri de muhatap olmalıydı...

Bunlar kafirler için deyip geçemezlerdi...

Çünkü yoksulu doyurmak bir yana, teşvik de ediyorlar mıydı?

Sokaklarında kaç tane borçlu insan vardır, biliyorlar mıydı?

Sahi, yetimler de vardı, sokaklarında...

Onları çocukları gibi sahiplenmişler miydi?

Çocuklarının ağzına lokmayı zorla sokarken,

Sokaklarındaki dul kadının, yetimine lokma bulmak için ne kadar zorlandığını biliyorlar mıydı?

Kendileri tok iken, sokaklarında aç var mı, dertleniyorlar mıydı?

İbrahim peygamber gibi yaptılar,

Hani şu, Hud suresi, 69. ayette aktarılan gibi :

"Andolsun ki elçilerimiz İbrahim'e müjde getirdiler ve: "Selam" dediler. O da: "selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi"

Aman Allah'ım, nasıl bir infak, zekat, yardım anlayışı...

Öyle ya, bu kıssada bu kadar detay var ise,

Bir sebebi olmalı...

Kapılarını çalıyor muydu, yetimler, yoksullar...

Yoksa onlar mı çalmalıydı kapılarını,

Kızarmış bir buzağı ikram etmek için...

Derhal markete gittiler,

Alışveriş yaptılar,

Poşetler ellerinde çaldılar kapıyı...

Ve verdiler ellerindekileri yetime, yoksula...

Kadın sormadı, nedir bu diye...

Gözyaşlarını tuttular karşılıklı,

Yağmur yüklü bulutlar gibi...

Evlerine döndüler,

Derhal lavaboya gittiler...

Musluğu açtılar...

Çok şükür su faturalarını ödeyebiliyorlardı, Allah'ın lütfu sayesinde,

Su ile temizlendiler, toprağa gerek duymadan...

Namaza durdular,

Ve secdede ağladılar,

Hüngür hüngür,

Saymadılar dakikaları,

Subhan Allah dediklerini,

Rezzak Allah dediler,

Alim, Rahman olan Allah da dediler,

Ayırmadılar isimlerini,

Sadece Allah'a şükrettiler...

Kalktıklarında secdelerinden,

Alınlarındaki izleri, çukurları, kızarıklıklarını gördüler..

Ve dedikler ki,

Secde buymuş meğer,

Salatsız namaz,

Namazsız salat olmazmış...

27 Mart 2010 Cumartesi

Namazla Çocuk Rahmet Kucağında Terbiye Olur

Rabbimiz Ankebut suresinde “Namaz insanı bütün kötülüklerden korur” buyurmuştur. Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazu ve güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk, Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi olmaz. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.

İnsanoğlu dünyada iken ne derdi ne de tasası biter. Çoğu konuşmalar “İçimde bir boşluk var bir türlü dolmuyor…” sözleriyle noktalanır. Günah ve dünya sıkıntılarıyla yıpranıp sıhhatini kaybeden kalp huzuru bulamaz. Hz. Mevlana (k.s) Mesnevisi’nde bu boşluğu şöyle tarif eder; “Namaz ehli olmayanı, gönül namazı kılmayanı, öfke rüzgârı, şehvet rüzgârı, tamah rüzgârı alıp götürür.” Namaz gönül yaralarını sararken iç huzuru ve vicdani bir rahatlık da sunar. Peygamberimiz (s.a.v) “Namazda şifa vardır” buyurmuştur.

Mümin namaza niyet edip kıyama durduğunda sevgi ve saygı ile Rabbi’nin huzuruna varır. “Allahu Ekber” kelamını söyleyip tekbir alırken teslimiyetiyle Yaratan’ına kurban olur. Bu öyle bir teslimiyettir ki benliğe vurulan keskin bir kılıç gibidir. Çünkü insan, hakiki efendisini, Rabbi’ni tanır ve onun huzurunda boyun bükmeyi öğrenir. Nefsin arzularını kurban ederken, şeytanın vesveselerini de keser.

Namazda sağ el sol el üzerine konurken; sağ elin ahireti sol elin ise dünyayı tasvir ettiği düşünülür. Dünyalık kaygılar sağ el ile bağlanarak yüce Allah’a boyun bükülür. Kıyamda başlayan saygı, rükûda tevazu ile kucaklaşır. Rükûda başlayan tevazu ise secde de zirveye varır. Ruh ve kalbin Allah’a en yakın olduğu bu anda kul Rabbi’yle en güzel bağı kurar.

Namaz hayatımızın merkezinde mi?

Allah Rasulü’nün (s.a.v) hayatının merkezinde namaz vardı. Hz. Aişe (r.anha) annemiz anlatıyor: “Rasulullah bizimle konuşur biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince bizi tanımıyormuş gibi bir hale bürünür, bütün varlığıyla Allah’a yönelirdi.”

Çocuklara namazı sevdirerek öğretmek ve namazı hayatın merkezinde görmelerini sağlamak ebeveynlere bağlıdır. Namaz vakti yaklaştığında, her işini bir tarafa bırakıp güzel ve temiz elbiseler içinde Allah’ın huzuruna varmak için hazırlanan anne-babaya şahit olan bir çocuk, namazın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu fark edecektir. Aile danışmanı Münir Arıkan ailesini namaza alıştırmak için şöyle bir metot izlediğinden bahseder: “Evlendiğimizde eşime çok güzel bir seccade aldım. Bunu sekiz yıldır kendim seriyorum. Eşime bir gün bile, ‘hadi namaz’ demedim. Bir çocuğumuz oldu, bu sefer küçük bir seccade aldım. Şu an beş seccademiz var. Ben bunları gece gündüz seriyorum. Şimdi dokuz aylık çocuğumuz geliyor, kafasını oraya koyuyor, kendi kendine mırıldanıyor…”

Ebeveynler çocuğuna namazı sevdirmek istiyorsa öncelikle onun önemli gördüğü şeylere değer vermeli, özel eşyalarına ve sevdiği şeylere saygı duymalıdır. Araştırmacı yazar Cemalnur Sargut bu konuyla ilgili, şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor: “Bir tanıdığımızın dört yaşındaki çocuğunun namazdan nefret ettiğini öğrenince çok üzüldük ve sonradan anlaşıldı ki, namaz saatlerinde çocuğun seyrettiği çizgi film kapatılıyor. Böyle yapmak yerine, başka bir odada kılmak daha iyi sonuç verir. Diğer zamanlarda elbette çocuğun görebileceği yerlerde kılınmalı.”

Cami çocuğun Rabbi’ni tanıyacağı okuldur

Namaz yüce Kuran’da en çok zikredilen ibadetlerden biridir. Bunun için de çocuğun ilk öğreneceği ibadet namaz olduğu gibi Rabbi’ni tanımasına vesile olacak ilk okul da camidir. Ecdadımız bu konuda oldukça hassas davranmıştır. Osmanlı döneminde her mahallede kurulan sıbyan mekteplerinde, dört yaşında eğitime Kur’an ile başlanırdı. Zira dört yaş eğitim için çok önemlidir. Bu yaştaki çocuklara dua ve ibadet ilginç geldiği gibi hoşlarına da gider.

Çocuğunun namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu kavramasını isteyen ebeveynlere buldukları her fırsatı değerlendirmek düşüyor. Özellikle babalar cemaatle namaz kılarken çocuklarını da beraberinde götürmeyi birer vazife olarak görmelidir. Hafta sonu tatilleri, camileri ve cami hükmündeki mübarek mekanları ziyaret için iyi bir fırsat olabilir. Camilerin manevi atmosferiyle buluşan çocuklar, aynı zamanda tarihi hakkında bilgi verilirse kültürel değerleri tanıma ve saygı duyma bilinci de geliştirir.

“Namaz benim en vefalı dostum”

Beş altı yaşlarında namaz ile tanışan Fatma Hanım “Namaz benim en vefalı dostum oldu ama bu sevgiyi dedemin namaz sevdasından aldım” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Köyde bütün evler camiye yakın değildi. Bir de kara kış eklenince camiye gitmek zorlaşırdı. O uzun kış günlerinde yatsı vakti gelince camiye uzak olan mahalle sakinleri bizim evde toplanırdı. Dedeme ‘Hasan Ağa bize namaz kıldır’ derlerdi. Dedemin kulağı zor işitirdi, sağlığı da iyi sayılmazdı ama namaz deyince gözleri parlar 18 yaşında bir delikanlı gibi kalkar güzelce abdest alır seccadesini serer, namaza başlardı. İşte ben de o cemaat arsında onların yanında boyunlarına sarılır bazen de namaz kılar gibi yapardım. Namaz bitince dedem menkıbeler kitabından hikâyeler okurdu. Kimi ağlar, kimi esner, kimi ah çekerdi. Velhasıl herkes ruhu doymuş ve sabah namazı için hazır bir şekilde evinin yolunu tutardı. Çocukken namazlarımda okuduğum duaların anlamını bilmiyordum fakat namaz kılarken bir mutluluk hissederdim. Şimdi yetişkin bir insan oldum ama hala o kıldığım çocukluğumdaki namazın tadı bir başka. Bu gün namazım en vefalı arkadaşsa; dedemin namaz kılarken omuzuna sıçrayıp beraber secdeye varışıma borçluyum.”

Namaz kişilik gelişimi için önemli

Allah Rasulü “Yedi yaşına gelince çocuklarınıza namazı emrediniz” buyurur. Yedi yaşında akıl muhasebesi gelişen çocuk, kendini ifade etmeye ve sosyal hayatta yerini almaya başlar. Bu yüzden o yaşlardaki bir çocuğun namazı öğrenmiş olması çok önemlidir. Namaz kılan Müslüman hem kendini hem de yirmi dört saatini disiplin ve intizam altına alır. Günde beş kez amirinin huzuruna çıkıp malumat veren bir memur gibi insan da günün beş vaktinde Rabbi’nin huzuruna varır. İşte bu nizam küçük yaşta başlarsa insan disiplin sahibi olmayı ve belli bir düzen içinde yaşamayı öğrenir.

Allah (c.c) “Şüphesiz ki namaz, müminler üzerinde belli vakitlerde farz kılınmıştır” buyuruyor. (Nisa, 103) Namaz için tayin edilen her vakit bir sırra tabidir. Namazı vaktinde kılmaya devam eden mümin o sırdan nasiplenir. Yalnızca namaz kılan mümini saran ilahi atmosferin içine girer. Namaz bir nurdur. Bu nurla tanışan küçük bedenler de birer nur parçası olur.

İstikbal endişesiyle namaz erteleniyor

Hz. Mevlana (k.s) diyor ki: “Bu dünya bir tuzaktır. İsteklerimiz o tuzağın yemi gibidir. İstek tuzaklarından kaç. Bu dünya bir kuyuya benzer, o kuyudan kurtulmaya çalış.” Dünya hayatı insanoğlu için bir imtihan yeri. İmtihanın şekli de zamanın şartlarına göre çeşitlilik kazanıyor. İnsan uyanık olmasa Allah’a kul olmaktan uzak, şeytanın emellerinin peşinde bulabilir kendini. Günümüzde “ekmek parası” ya da “istikbal” endişesiyle çocuklarını okul ve çeşitli kurslara koşturan ebeveynler; namaz ve dini eğitimin önemini çocuklarına kavratmakta geç kalabiliyor. Ertelenen namazla ebedi istikbalin elden kaçıp gidebileceği gözden kaçabiliyor.

Arkadaş gurubu ve çevre önemli

Çocuklukta edinilen dini bilincin muhafazası hususunda çevrenin büyük etkisi var. Zira ailesinde görmediği halde çocuklar kötü alışkanlıklara, günahlara müptela olabiliyor. Bu da çevresinin etkisiyle oluyor. Ebeveynler özellikle arkadaş edinme konusunda çocuklarını doğru yönlendirmelidir. Bunun için de yakın arkadaşları ve aileleriyle tanışmak arkadaşları hakkında daha fazla bilgi edinmeye yardımcı olur. Arkadaş etkisi çocukluktan gençliğe geçiş döneminde daha belirgindir. Bugün dini eğitimin temelleri iyi oturtulmadığı için çocukluktan gençlik dönemine geçişte; medyanın olumsuz tesiri çok çabuk görülmektedir. Çünkü çocuk bu dönemde öğrendiği bilgilerle hayatını şekillendirmektedir. Efendimiz çocuklara yedi yaşında namazı emretmekle; gençlik dönemine yapılacak olan manevi yatırıma işaret etmektedir.

Rabbimiz Ankebut suresinde şartlarına uygun kılınan namazın, insanı bütün kötülüklerden koruyacağını bildirmiştir. Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazuyu, güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi olmaz. Kötü fiillerden uzak durur ve güzel ahlâk sahibi olur. Güneşin dünyayı aydınlattığı gibi namaz da beden evimizi aydınlatır. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.


Kadriye BAYRAKTAR

Davetin beş hali

*Haşir

İnsan unutandır, alışandır.
Hep aynı nefesleri alacağımızı sanırken birden duruverir kalbimiz.
Sonsuz sanırız dünyayı.
İşlerimiz bitmez biliriz.
…Yanılırız.

Her yanılgıya düştüğümüzde, dünyayı bitmez sandığımızda… ezanlar yayılır, dağılır göklere.
Kendimizi kendimize, dünyaya kaptırdığımızda Allahu Ekber… Allahu Ekber ile irkiliriz.
İrkilmiyorsak o zaman ezandan daha büyük (sandığımız) düşünceler sarmıştır bizi.

Gazetelerin başlıklarında, haberlerin kesretinde, derdi-i maişet çemberinde \“bir şeyler”\ yaptığımız aldatmacasıyla gider geliriz.

Sabah ezanları karanlık yönlerimizin üstüne bir ışık gibi düşer.
Pencerelerin, perdelerin ürperdiğini \“gözlerimizle”\ görürüz.
Sokaklar uykudadır henüz.
Minareler birer birer uyanır ve uyandırır gecelerin bütün mahmurluğunu, gafletini, ülfetini… Sabahın lezzetini ilkin kulaklarımızla tadarız.

…Ve her ezan bir sûrdur.
Her sabah bir haşir.
…Uyanırız.
Gecenin içinden güneşi çıkarıp gönderen âlemlerin Rabbine secdeler boyu şükürler olsun.

Ne güneşe sözümüz geçer ne geceye…
Uykumuz bitmese… Kim uyandırır bizi O uyandırmasa!

Kocaman yanılgılarımızla karşı karşıya geldiğimiz demler olur. Adımı(mı)zı nereye koyacağımızı şaşırdığımız… Ne gam!
“Geceler” biter. Geceye sözü geçen Bir\i vardır.
Geceler kararıp kalmaz.
Karalar içinde kalmayacağımızı daha ezan başlarken biliriz:
Allahu Ekber… Allahu Ekber…

Daralınca, şaşırınca, sevinince… ihtiyari/gayr-ı ihtiyari dilimizden dökülür ya Allahu Ekber.
Ne rahatlarız o an!

Bir Büyük…
Devamlı Büyük…
Sonsuz Büyük…
Büyükler Büyüğü var ya… Ne gam!

Sabah ezanları hem bir ayrılığı anlatır hem bir ışığa koşuşu muştular.
Kulaklara ilk dökülen huşu, huzur, odur.

Geceden büyüktür Allah.
Gündüzden büyüktür.

Dertlerin geceyi sende geçirmişse…
Ahlarını dizginleyememişsen…
Gözlerin hep pencerelerde, kapılarda bir dost beklemişse… Ağlama!
Her şeyden Büyük: “Ben hep yanındayım.” diyor.
Duyuyor musun?
Acılarını O anlar. Pencerelerden odana Allahu Ekber sesleri dolar. İçine sonsuz müjdeler… Açlığını, açıklığını “açık et” yeter ki…
Geceyi dürüp büküp bir tarafa atan, yerine gündüzü seren, senin derdi/ne de çaredir.
Doktor O, ilaç O…

*Teneffüs

Her ezan bir sûrdur.
Yeni bir uyanıştır her ezan.
Dalıp gittiğimizde.
Endişelerimizin ağında çırpınırken…
Günü yaraladığımızda/yarıladığımızda bu sefer yeni bir ezan, yeni bir sûr:
Allahu Ekber… Allahu Ekber…

Gündüzün ortasında… İşimiz bizi sarıp sarmaladığında… Yağmaladığında… Kalabalıkların çılgınlığında… anlarız yolculuğumuzu.
İşi gücü bir vakitçiğine bırakmalıyız.
Gündüze çoktan alıştık ya…
Dalıp gitme der bu öğle ezanı (da) dalıp gitme!
Yorgunluğunu bırak bir seccadeye.
“Uyanık gördüğün rüyalar” değil mi bu alıp vermeler?
Gidip gelmeler?

Nereye gidersen git…
Nereden gelirsen gel…
Şimdi bu yeni ezanın davetinde kendine bir daha gel!
Hesaba çek kendini.
\“Kendin diye biri” \var ve bunu bil! Kendini unutma çarşıların, meşguliyetlerin kalabalığında! Çarşı senin “için”/de.
“Namaz aynası”nda kendine b/akacaksın yine ve yeni bir zamanda.
Sabah bir uyanıştı, bir sûrdu; bu da öyle.

*Hazan

Gaflete düşer düşmez bir ezan daha düşüyor semâlara.
Gün dönüyor gayrı.
S/arı bir vedâya doğru yol alıyor, dünya.
Vedâyı hatırlatıyor bu ikindi iyice. (Ah bu gün sonbaharı ikindiler!)

Vakitlerin haritasını ezanlar çizer. Bunu daha iyi anlamaya başlarız.
İkindi ezanlarında sonbahar kokusu olur.
Ayrılık yani.
Buruktur bu yüzden.
Heyecanlar biraz daha gevşer.
Dünya işlerinin bitmeyeceğini iyice anlarız da… Yenilip yenilip güreşe doymayan pehlivanlar gibi yarınki hayallerle beraber kilitleriz kasalarımızı.

Ezanlar da olmasa dümdüz bir yolda ışıksız, çizgisiz gibiyizdir. Çöldeyizdir.
Ne arzularımıza yeteriz, ne acılarımızı dindiririz. Ebedi bir gözyaşı olur bakışlarımız.

*Göç Zamanı

Gün biter.
Şaşkın şaşkın, ufuklarda kaybolan güneşin izini ararız.
Güneş gibi batacağımızı düşünüp…
Gece gibi gündüz de çıkıp gitti elimizden!
Bir parça gündüz bile saklayamadık geceye.
Geriye ancak secdelerimiz kalır.
Nice emellerimiz yorgun savaşçılar gibi düşüp kaldılar bir yerlerde.

Bir kıyamet sûru gibidir akşam ezanları.
Korkularımızı örter gece.
Camilerde esrarlı ışıklar…
Şerefeler geceyi selamlar.

*Lâ uhibbul âfilîn

Gecenin sûru yatsı ezanları işlerin iyice sırtımızdan düştüğünde daha bir \“dokunur.”\Gece gün tezgahında dokunduğumuzu da gecelerin koynuna düşerken mi daha iyi anlarız?

Her ezan bir uyanıştır.
Dünya her vakit uyanıktır. Ezan sesidir duyduğumuz her dem. Zamanlar birbirine devrolurken budur zaten olanlar. Onun mülkünde onun bestesinden gayrı ne olabilir ki… Cehaletin kulağı sağır olur. Ezanı kulağı, ezandan sızanı da ruhu duymaz.

Sûrdur, huzurdur, nurdur bütün ezanlar. Perişanlığımızı ezanların aynasında görüp başıboşluklarımızı düğmeleyeceğimiz anları duyurur. “Rahat!”ı ve “Hazır ol!”u iç içe namaz zamanlarını…\“Kulağı olmak”\ yetmiyor elbet! Hasılı kulak kesilmek gerekiyor. Kul/ak gerekiyor.

C/an kulağı… Canan kulağı…
Zaten duymak istediğini duyarmış kulak.

Ali Hakkoymaz
Powered By Blogger