15 Eylül 2007 Cumartesi

NAMAZDA HUŞU 6

Veysel Karani Hazretleri kendini bildi bileli ömrü içinde bir gece yatıp uyumamıştır. Bir geceye, “bu gece leyle-i sücud” der, sabaha kadar secde ile geceyi ihya ederdi. Diğer bir geceye de “bu gece leyle-i kıyam” der, sabaha kadar ayakta ibadetle geceyi ihya ederdi. Bir gün:“Namazda hûşu nedir? ” diye soran bir zâta:“Namaza durduğunda, biri keskin bir kılıçla sırtına vursa, kılıcın ucu göğsünden çıksa, yine hiçbir acı duymamandır.” diye cevap vermişti.Amr İbn-i Zer’in elinde bir hastalık hasıl olmuştu. Tabipler elinin kesilmesi gerektiğini söylediler. O da;“-Kesin” dedi. Tabipler;“-Seni iple bağlayıp öyle kesebiliriz.” deyince Amr İbn-i Zer:“-Buna lüzum yok, ben namaza durunca rahatlıkla kesebiliriniz.” dedi. Amr İbn-i Zer namaza durunca elini kestiler. O, bunu hissetmedi bile! (İmam-ı Gazali, İlahi Nizam, s. 89)İbni şirin hazretleri namaza durduğunda sapsarı kesilir bayılacak gibi bir hale girerdi. Diyor ki:“-Bana, cennete gitmekle iki rekat namaz kılmaktan birini tercih et, deseler, iki rekat namaz kılmayı tercih ederim. Çünkü cennete gitmek benim hoşnut olmam içindir. Namaz ise, Rabbimin hoşnut olması içindir.”Abdullah bin Abbas -radıyü anhüma- her gün bin kere secde ederdi. Kendisine çok secde ettiği için “seccâd” denilirdi.Ömer bin Abdulaziz de, tevazudan kuru yerde namaz kılar ve toprağa secde ederdi.

NAMAZDA HUŞU 5

NAMAZDA HUŞU
Namaz için yukarıda anlatmış olduğumuz bütün amel ve edepler, namazı hakkıyla kılmak ve Allahu Teala’ya yaklaşmak içindir. Namazın farzları onikidir. Fakat bunlar yanında namazda ihlas sahibi olmak yani namazı sadece Allahu Teala’nın rızası için kılmak, başka bir şeye niyetlenmemek ve namazda huşu sahibi olmak da farzdır.
Huşu; Allahu Teala’nın huzurunda olduğunu, O’nun her an kendisini gördüğünü bilerek hürmet, haya, huzur ve saygı içinde namaz kılmaktır.
Namaz sâdece hareketle kalmamalıdır. Kul, namazı kurtulmak istediği bir borç gibi düşünmemelidir. Aksine her an beklediği bir şey gibi özlemeli, Allahu Teala’ya yapılacak en büyük zikrin, şükrün, övgünün, hürmetin, saygının ancak namazla olabileceğini bilmelidir.
Yüce Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Namaz kıldığın zaman, sanki dünyada son namazını kıldığını düşün ve dünyaya veda eden kimsenin kıldığı namaz gibi (kalbi uyanık ve namaza yönelmiş olarak) namaz kıl.” 1
__________________1 İbnu Mace, Zühd, 15; Ahmed, Müsned, V, 412.

NAMAZDA HUŞU 4

NAMAZDA HUŞU

Peygamberimizin “dinin direği” olarak tanımladığı namaz, gerçekten de insanın Allah’a kulluk ettiğinin en açık ifadesi olarak büyük bir önem taşımaktadır. İnsanı Allah karşısında secdeye vardıran bu ibadet, müslümanın bir anlamda “alamet-i farika”sıdır.
Ancak namazın her zaman bu anlama gelmediği durumlar da vardır. Bir ayet, bunu şöyle açıklar:
"İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar." (Maun, 4-6)
Demek ki, namazı namaz yapan şey, onu oluşturan fiili hareketler değil, içindeki amaç ve ruhtur. Bazıları namazı insanlara “müslüman” olduklarını göstermek için yapmaktadırlar ve dolayısıyla sevap kazanmak bir yana, büyük bir günah ve sapma içindedirler.
Namazı namaz yapan şey ise, kılan kişinin Allah’ın önünde secde ettiğini, O’na boyun eğdiğini bilmesi ve yalnızca bu amacı taşımasıdır. Bu nedenledir ki Allah, müminlere “... Allah’a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun” (Bakara, 238) emrini verir.
Bir başka ayette ise müminler şöyle tarif edilir: “Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır”. (Müminun, 2) “Huşu”, “saygı dolu bir korku, yumuşama, derin bir saygı” anlamına gelmektedir. Bu arada, Arapça’da her ikisi de “korku” anlamına gelen “huşu” ve “havf” kelimelerinin arasındaki ince farka dikkat etmek gerekir. Havf, basit ve içgüdüsel bir korkudur. Kuran’da kafirler ve hayvanlar için kullanılır. Müminlerin Allah’a karşı duydukları korku ise, aklın ve vicdanın bir sonucu olarak ortaya çıkan ve saygı dolu, içli bir korkuyu ifade eden “huşu” kelimesidir. Namaz ise, ancak huşu içinde kılındığı zaman gerçek anlamını bulur.
Böyle bir namaz, insanın Allah’a olan yakınlığını ve takvasını artırır. İnsanı manen ayakta tutar. Peygamberimizin “dinin direği” olarak tanımladığı namaz işte budur. Ayette ise şöyle denir:
"Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kil. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyüktür. Allah, yaptıklarınızı bilir." (Ankebut, 45)

NAMAZDA HUŞU 3

Namazda Huşu
[ Ahlak-Tasavvuf ] 03.09.2004 tarihinde Leman Buyuktortop sordu. 1606 defa okundu
Namaz kılarken okuduğumuz surelerin manasını zihnimizden geçirmeli miyiz ? Namazda huşu böylemi sağlanır? Okunan surelerin sırf lafzı yeterlimi? Anlamını zihinden geçirmek farzmı Huşusuz namaz namaz değildir deniyor. Huşu olayını nasıl sağlarız. Teşekkürler.
Namazda huşu son derece önemlidir. Çünkü namaz, Allah’ı anmak / zikretmek için kılınır. O: "Beni anmak / zikir için namaz kılın" der. Namazda okunan sureler de aslında manaları düşünülsün ve bu atmosfere girilsin diye okunur. Hz. Peygamber (sa) "Düşünmenin olmadığı bir okuyuşta hayır yoktur" buyurur. Bu sebeple Müslümanlar hiç olmazsa namazda okudukları surelerin manalarını bilmelidirler.

Bu, sanıldığı kadar çok zaman alan, zor bir iş değildir. Topu, topu bir haftalık bir uğraşı ile, bu konuda bütün bir ömre yetecek kadar bilgi edinilebilir. Kuran-ı Kerimin dilini bilmemek bunun mazereti olamaz. Müslüman o kadar da anlamayan ve hiç bir çaba göstermeyen sıradan bir kul, Müslümanlık da bu kadar cık emeğe değmeyen bir din olmamalıdır. İnananlar zaman, zaman kısa surelerin, özellikle de Fatihanın manasını bellemeli ve namazlarını bu manaları düşünerek kılmalıdırlar.

Ama hiç birini bilmese dahi yine de Allah’la konuşuyor gibi, fikrini namaza ve okuduğu Kuranı Kerime vererek kılmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (sa) imanı, İslam’ı ve ihsanı tanımladığı bir hadisi şeriflerinde şöyle der:; "İhsana gelince o, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmendir. Sen Onu görmüyor olsan da O seni görüyor ya!". Allah’ın huzurunda, Onunla konuşuyor ve adeta Ona tekmil veriyor gibi kılınmayan bir namazın faydası sadece, borcun üzerinden düşmesinden ibaret olabilir. Böyle bir namaz insan için MIRAÇ olamaz ve insan üzerinde müspet etkisini gösteremez.

NİÇİN NAMAZ KILALIM

NICIN NAMAZ KILALIM


Her insan, hayatın coşkun denizinde, özellikle zorluk ve sıkıntı anlarında, kendi deruni ıstırap ve kaygılarını yatıştırmak için sağlam bir manevi sığınağa ihtiyaç duyar. Gerçek şu ki bu sığınak Allah’ı anmaktan başka bir şey olamaz.
Allah Teala çöyle buyurur:
...Bilin ki, ancak Allah’ı anmakla kalpler güvene kavuşur.
(1)
Yüce Allah’ın bizim ibadetimize hiçbir ihtiyacı yoktur; ama bizler, Allah’a ve onunla ilişki vesilesi olan ibadet ve namaza muhtacız. Namaz, kul ile Yüce Allah arasında sürekli bir irtibat vesilesidir. Zayıf ve güçsüz insanın, güçlü ve kadir olan Allah Teala ile bu manevi ilişkisi, çeşitli zorluklar karşısında insana güç verir. Hayatın zorluklarında şaşkınlığa uğramış insan, sadece Allah’a yönelmekle huzura kavuşabilir ve namaz insanın Allah’a yönelmesini, O’na bağlanmasını sağlar. Çünkü niyet, iftitah tekbiri, fatiha ve fatihadan sonra bir surenin okunması, rüku, secde, teşehhüt, selam ve namazın diğer vacip ve şartları insanın kalbini Allah’a yönlendirecek özelliğe sahiptir. Namaz kılan bir mümin, her gece ve gündüz, beş defa bütün varlığıyla Allah’a yönelmektedir.
Bir pusulanın denizdeki gemiye hedefe doğru kılavuzluk etmesi gibi namaz da mümini, sürekli olarak, en yüce hedef olan lıkaullahh’a (Allah’a kavuşmaya) doğru kılavuzluk etmekte ve onu yanlış yollara sapmaktan korumaktadır.
Resulullah (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) şöyle buyuruyor:
“Mümin namaza başladığında, Allah Teala, namazı bitirinceye kadar lütuf ve merhamet ile ona bakar ve o ilahi merhamet gölgesinde yer alır; onun etrafını göğün ufuklarına kadar melekler sarar ve Yüce Allah bir meleği onun baş ucunda durup şöyle demekle görevlendirir: Ey namaz kılan! Eğer kimin sana baktığını ve kiminle raz-u niyaz ettiğini bilseydin, asla bu yerinden ayrılmazdın ve başka bir şeye ilgi göstermezdin.”
(2)
Başka bir hadiste de şöyle yer almıştır:
“Eğer namaz kılan Allah’ın azamet ve yüceliğinin ne derecede onu sardığını bilseydi, başını secdeden kaldırmak istemezdi.”
(3)
Sekizinci İmamımız Rıza (a.s) namazın farz oluş hikmetini açıklarken şöyle buyurmuştur:
“Namaz, kulun kendi Mevla ve yaratıcısını unutmayarak kendi haddini aşmaması için gece-gündüz Allah Teala’yı anmasını sağlar. Allah’ı hatırlamak ve O’nun huzurunda ibadet için kalkmak, insanin günaha düşmesine engel olur ve onu çeşitli fesatlara düşmekten kurtarır.”
(4)
Yine Resulullah (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) namaz hakkında soran birisine şöyle buyurmuştur:
“Namaz dinin hükümlerindendir; Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak vesilesi ve peygamberlerin apaçık yollarındandır. Namaz kılan, melekler tarafından sevilir. Namaz; hidayet, iman, marifet ve rızkının bol olmasına vücudunun sıhhatine vesiledir. Namaz, şeytanı üzer ve kafirlere karşı da bir silahtır. Namaz, duanın icabet olmasına ve diğer amellerin kabul olmasına vesile olur; namaz müminin ahireti için bir azık, ölüm meleğine karşı şefaatçi, kabirde yoldaşı ve sergisi, nekir ve münkerin kabirdeki sorularına karşı cevabı, kıyamet günü namaz kılanın tacı, yüzünün nuru ve elbisesi, ateşe karşı korunağı Yüce Rabbine karşı delili ve bedeninin ateşte yanmaktan koruyucusu, sırattan geçiş izni, hurilerin mihri ve ebedi cennetin karşılığıdır. Kul, namaz ile yüce makamlara ulaşır; çünkü namaz, Allah’ı her eksiklikten tenzih etmek, O’nun tekliğine şahadet getirmek, O’na hamd etmek, tekbir getirmek O’nu övgüyle anmak, takdis etmek, zikir ve dua etmektir.
(5)
Namaz, Yüce Allah’a karşı şükür etmektir. Allah’ın bize verdiği nimetleri saymak mümkün değildir; bu nimetler karşısında namaz küçük bir teşekkür mesabesindedir.
Dördüncü Masum İmam Zeyn’ul Abidin (a.s) şöyle naklediyor:
Büyükbabam Resulullah (s.a.a), çok ibadet eder ve namaz kılardı; namaz için ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Kendisine, “Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen
(6) neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun?” denince, Resulullah, “Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verdi.(7)
Allah ibadet ve kulluğa layıktır. Hz. Ali (a.s) kendi duasında şöyle diyor:
“Allah’ım ben sana cehennemin azabının korkusundan veya cennete olan özentiden ibadet etmiyorum. Seni kulluk edilemeye ve ibadet olunmaya layık bulmuşum; sana ibadetim bu yüzdendir.
(8)
Namaz kılmak erginlik çağına ulaşan akıl sahibi her insana, tüm şartlarda farzdır. Hatta savaş meydanında savaş halindeki bir kimsenin veya suda boğulmakta olan bir insanın bile namazı belirlenen kısa şekilde yerine getirmesi gerekir.
Namazın dindeki manevi önemi yüzünden din önderleri namazı dinin direği olarak nitelendirmiş ve bilerek namaz kılmayanın, dinini tahrip ettiğini açıklamışlardır.
(9)
İmam Cafer Sadık (a.s)’dan Yüce Allah’a en güzel yakınlaşmak vesilesi nedir diye sorulunca “Allah’ı tanımaktan sonra Allah’a yakın olmak için namazdan daha önemli bir şey olduğunu bilmiyorum” demiştir.
(10)
Yine buyurmuşlar ki:
“Hesap anında her şeyden önce, kul namaz yönünden hesaba çekilecek; eğer namazı kabul olursa, diğer amalleri de kabul olur; eğer namazı reddedilirse, diğer amelleri de reddedilir.”
(11)
İmam Cafer Sadık (a.s) vefat zamanı yaklaşınca tüm akraba ve yakınlarını çağırarak onlara şöyle demiştir:
“Bizim şefaatimiz, namaza önem vermeyen kimseye ulaşmaz.”
(12)
Namaz, Hz Muhammed’in ( Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) peygamberlikle görevlendirildiği ilk günlerden itibaren, teşri edilen hükümler arasındadır. Peygamber Hz. Hatice ve o zaman on yaşında olan Ali (a.s) ile birlikte müşriklerin çeşitli eziyetlerine aldırmayarak, Kabe’nin etrafında bu ilahi farizayı yerine getiriyorlardı.
Kur’an-ı Kerim’de namaza çok önem verilmiştir. Kur’an’da, on dört yerde hakkınca namazı yerine getirin, ayakta tutun anlamına gelen ekimu veya ekimne tabirleri ve beş yerde namazı ayakta tut anlamına gelen ekim tabiri yer almıştır. Bir çok ayette de Akame yukımu, yukımune ve mukimin tabirleriyle namazı hakkınca yerine getiren müminlerden söz edilmiş ve övülmüşlerdir.
Bazı ayetlerde namazı hakkınca kılanlardan manevi ticaretlerinde asla zarara uğramayanlar olarak söz edilmiş.
(13) Ve bir ayette de müminlerin, sadece namaz kılan zekat veren ve ahirete yakinleri olan kimseler oldukları açıklanmıştır.(14)
Taif Şehrinin halkı İslam’a girmeleri için bazı koşullar öne sürmüş ve bu koşullar arasında namazın kendilerine farz olmaması talebinde bulunmuşlardı; Peygamber onlara verdiği cevapta: “Ama namaz ile ilgili koşulunuza gelince, namazsız bir dinin hayrı yoktur” diye buyurmuştur.
(15)
Namazı terk etmek büyük bir günahtır ve insanın dini yönden tamamen düşüşüne ve cehennem azabına duçar olmasına sebep olur.
Allah Teala, Kuran-ı Kerim’de buyuruyor ki, Ahirette bazı suçlulara şöyle sorarlar:
“Sizi cehenneme düşüren nedir? Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik...”
(16)

Din Önderleri ve Namaz

Tarih ve siyer kitapları incelendiğinde, Peygamber (Allah’ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt’in’e olsun) ve Ehl-i Beyt imamlarının her amelden daha çok namaza önem verdikleri anlaşılır. Biz bu konuda bazı örneklere işaret edeceğiz:
Zalim Abbasi Halifesi Me’mun bir plan çerçevesinde birkaç defa İslam aleminde o güne kadar eşine rastlanmayan toplantılar düzenlemiş ve bir çok mezhep ve dinlerin büyük bilginlerini bir araya getirerek İmam Rıza aleyhisselam ile tartışmalarını kararlaştırmıştı; onun gayesi bu yolla İmam’da ilim yönünden bir eksiklik yakalayıp İmam’ın manevi ve ilmi makamına gölge düşürmekti. Ama İmam Rıza (a.s) Allah’ın verdiği vehbi ilimle tek başına onların tüm sorularına cevap vererek hepsini delillerle ikna edip susturmuştur.
Tarihte nakledildiğine göre, bunca önemli bir toplantı esnasında, İmam Rıza (a.s) namaz vakti olunca Memun’a yönelerek ‘Namaz vakti olmuştur’ dedi ve namaz için toplantıya ara verilmesini istedi; bu sırada büyük bir bilgin olan İmran, İmam ile konuşmaktaydı. İmam’a yönelerek “benim cevabımı yarıda bırakma; kalbim yumuşamıştır ve senin sözlerini kabul etmeye hazırlıklıyım diye ricada bulundu, ama İmam bu isteği kabul etmedi ve namaz kılıp geri dönerim” diye karşılık verdi ve sonra namaz için ayağa kalktı.
(17)
İmam Sadık, dört gün sabahtan öğleye kadar tevhit hakkında öğrencilerinden biri olan Mufazzal b. Ömer’e özel olarak ders veriyordu. Ama namaz vakti olur olmaz derse ara veriyor ve namaz kılıyordu.
(18)
Sıffın savaşının en çetin muharebe gecelerinden biri olan Leylet’ul-Harır’de, savaşın, amansız şekilde sürmesine ve bizzat Hz. Ali aleyhisselam’ın da savaşa katılmasına ve şiddetle çatışmasına rağmen gece namazını bile terk etmedi ve meydanda gece namazını kıldı..
(19)
Yine Sıffin savaşında bir başka gün, İbn-i Abbas, Hz. Ali aleyhisselam’ın meydanın ortasında bir yandan savaşırken ara sıra göğe baktığını gördü; İmam’a yaklaşarak ne yapıyorsunuz? dedi İmam ‘güneşe bakıyorum ki, öğle olduysa namaz kılayım’ dedi. İbn-i Abbas şaşkınlıkla “Acaba savaşın bu kızgın zamanı namaz kılmak olur mu?! Muharebe, namaz kılmamıza engeldir” dedi. Ama İmam Ali (a.s) “Biz onlarla ne için savaşıyoruz?! Biz sadece namaz için savaşıyoruz” dedi...”
(20)
Kerbela’da Hz. Hüseyin (a.s)’la Yezid’in ordusu karşı karşıya gelmişti; Aşura gününün öğle vaktiydi. O gün sabah erkenden Kerbela kahramanları, düşmanın kalabalık ordusuna ve kendi sayılarının az oluşuna bakmayarak, en zor şartlarda bile mümin kimsenin hak ve İslam yolunda her türlü fedakarlığa hazır olması ve Allah yolunda her şeyini vermekten çekinmemesi gerektiğini göstermek için eşsiz bir yiğitlik destanını sergiliyorlardı. Bazıları şahadet şerbetini içmiş ve geri kalanlar da Hz. Hüseyin ile birlikte tüm varlıklarıyla düşmana karşı savaşmaktaydılar. İmam’ın ordusundan olan Ebu Semame Seydavi Hz Hüseyin’e yaklaşarak şöyle dedi:
“Canım sana feda olsun. Düşmanlar bize yaklaşmış bulunuyorlar; ama ben şehit olmadan onlar sana dokunamazlar; seni şehit edemezler. Allah’a kavuşmadan önce öğle namazımı seninle kılmak istiyorum” dedi.
İmam aleyhisselam, başını kaldırıp göğe baktı ve “Namazı hatırlattın; Allah seni namaz kılanlardan etsin. Evet, şimdi namaz vaktidir; düşmandan namaz için muharebeye ara verilmesini isteyin” dedi Düşman bu isteği kabul etmedi. Buna rağmen, İmam (a.s) henüz şehit düşmemiş olan ashabıyla İslam’da muharebe vakti için belirlenen şekilde namazlarını kılmaya başladılar. Bu halde İmamı korumak için ashaptan bir grup düşmanın önünde durup kendi canlarını siper ettiler ve bir grup İmam’ın eşliğinde namaz kıldılar. Ve sonra bu grup öne geçtiler ve birinci grup İmam’la namazlarını kıldılar.”
(21)

Namazın Ferdi Etkileri

Biz müminler ve Ehl-i Beyt şiası namaza gereken önemi vermeliyiz. Namaz bir örf ve ananeden ibaret değildir. Namaz, ister bireyin kendisi açısından ve ister toplumsal açıdan çok önemli semerelere sahip ilahi bir görevdir.
Namaz, insanın hem ruhunu, hem vücudunu, hem de fikrini etkilemekte ve tüm bunları insanın mutluluğu için devreye sokmaktadır.
Namazın en önemli sonuçlarından biri, insanı kötülüklerden korumasıdır. Allah Teala buyuruyor ki
“...Namazı hakkınca kılın. Gerçekten namaz (insanı) kötülüklerden sakındırır...”
(22)
Namaz, ruhun kemale ermesi ve insanın kötülüklerden arınması ve fikrin olgunlaşması için Yüce Allah tarafından konulmuş eğitici bir programdır ve aynı zamanda sürekli olarak kul ile Allah’ın ilişkisini sağlayan bir vasıtadır.
Namaz, insanın iradesini zayıflatan ve onu cebren günahtan koruyan muhtevasız bir ibadet değildir; namaz doğru şekilde kılınırsa, insana ruhi yönden öyle bir aydınlık ve güç kazandırır ki, insan kendi iradesiyle iyi işlere daha fazla önem vermeye başlar ve kötülüklerden kaçınır. Ama namaz kılamayan bir kimsede böyle bir ruhi hazırlık ve güç bulunmaz bu yüzden namaz kılmayan birisinin kötülüklerden kendi isteğiyle kopması ve iyiliklere yönelmesi kolay değildir.
Namaz mümin kimsenin doğruluk ve takvasının artmasına sebep olur. Namazı kılmamak ise kişinin kalbinin kararmasına ve daha fazla günaha yönelmesine ve nihayet kurtuluş yollarının yüzüne kapanarak cehennemlik olmasına sebep olur. Elbette namazın insanı kötülüklerden korumasının değişik aşamaları vardır ve bu namaz kılanın iman derecesine, namaza gerçek manada yönelişine, namazda kalbinin huşu ve huzu içerisinde olmasına bağlı olarak değişmektedir.
Namazı, kural ve adabını riayet ederek tam olarak yerine getirmek, insanın yüce ilahi makamlara ve insani erdemlere erişmesinde büyük bir rol oynamakta ve birey ve toplum olarak insanın sağlıklı bir hayata kavuşmasına yardımcı olmaktadır.
Namaz kılan kimse, gasp olan bir elbiseyle ve gasp olan bir yerde namazın geçersiz ve batıl olduğunu bildiği için, hatta abdest ve gusül almak için kullanılan suyun bile temiz ve helal olmasının şart olduğunu nazara alarak başkalarının hakkına riayet etmeye, onların malına el uzatmamaya ve sürekli olarak gasp olan bir şeyden sakınmaya dini bir görev olarak özen gösterir.
Namazdaki rüku, secde ve diğer farzları emir olunduğu şekilde yerine getirmek, namaz kılanı sürekli olarak düzenli olmaya ve işlerinde ihmalkarlık ve başıboşluktan uzak olmaya alıştırır.
Yüce Allah huzurunda boyun eğme ve onun verdiği nimetleri anmak gayesini taşıyan namaz, kişinin mütevazı ve başkalarının iyiliği karşısında duyarlı olmasına ve tekebbür, çekemezlik, bencillik ve diğer kötü huylardan uzak olmasına sebep olur.
Hz. Fatıma (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Allah, imanı sizler için şirkten temizlenme ve namazı kibirden korunmak vesilesi kılmıştır.”
(23)
Namaz kılan bir kimse, namazının Allah katında kabul olması için diğer davranışlarını da düzeltmeye çalışır. Çünkü namazının kabul olmadığı taktirde -Hz. Ali (a.s)’ın buyurduğu gibi- insanın diğer amellerinin de bir değeri kalmaz.
(24)

Namazın Toplumsal Etkileri

Dinde namazın cemaatle kılınmasına çok önem verilmiştir. Cemaat namazı, İslam’ın muhteşem ibadi merasimlerinden sayılır. İslam’da cemaat namazına önem verilmesi, bu mukaddes dinin birlik ve beraberlik dini olduğunu Müslümanlar arasında sürekli bir dayanışmanın sağlanmak istendiğini açıkça göstermektedir.
Cemaat namazı, soy ve toplumsal sınıflardan kaynaklanan ayrıcalık ve imtiyazları ortadan kaldırmaktadır. Hangi soy renk ve milletten olursa olsun tüm Müslümanlar namaz safında aynı sırada beraberce yer alır; hep birlikte aynı kıbleye yönelerek tek vücut olarak ibadet eder ve birlikte yere kapanıp kalkarlar.
Cemaat namazı toplumun kaynaşması için en güzel vesiledir. Müminlerin birbirlerinin halinden haberdar olmaları için en iyi fırsattır. Özellikle düşmanlar karşısında Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde olduklarını gösteren Cuma namazı toplumsal bir ibadet merasimi sayılır. Bu namazda okunması gerekli olan iki hutbe namaza katılanları, bir yandan takva iman ve Allah’a yönelmek konusunda yönlendirdiği gibi onları toplumsal ve siyasi konularda da bilinçlendirmektedir.

Namazın Sağlıkla İlgili Sonuçları

Elbette namazdaki asıl gaye, insanın ruh temizliğini sağlamaktır. Peygamber (s.a.a) bir gün ashabına:
“Eğer sizlerden birinin evinin önünden bir nehir geçer ve o adam günde beş defa, o nehirde yıkanırsa acaba onun vücudunda kir kalır mı?” diye sordular. Onlar: “Hayır” dediler. Peygamber (s.a.a): “Namaz da, sürekli akan bir nehir gibidir; insan namaz kıldıkça, namaz onu günahlardan temizler” diye buyurdular.
Bu manevi temizliğin yanı sıra namazın abdest, gusül, vücut ve elbisenin temiz olması gibi şartlarına baktığımızda namazın insanın dış temizliğinde de önemli bir etkisi olduğu ve böylece insanın sağlığını korumada da önemli derece de rol oynadığı ortaya çıkar.

Namazın İradeli ve Çalışkan İnsan Yetiştirmedeki Rolü

Günde beş defa, Allah’ın huzurunda durarak O’ndan başka her mabuttan yüz çeviren, İslam ve tevhit inancının doğuş yeri olan Ka’be’ye yönelen, ruhunu doğru niyetle temizleyen, mabuduna hitaben ilk sözü tekbir getirmek olan, böylece Allah’ın her nitelendirmeden daha üstün olduğunu her namazın başında tekrarlayan, en azından günde on defa Fatiha suresini okuyarak Allah’ı övgüyle anan ve gerçek övgünün O’na layık olduğunu ifade eden bir kimsenin nazarında artık maddi güçlerin bir değer ve ağırlık taşıması mümkün olamaz. Bu şekilde namaz kılan kimse artık ilahi ve insani hedefler uğruna çaba gösterirken hiçbir güç ve engelden de korkmaz. İşlerini sadece Allah için yapar ve her türlü şirk ve yağcılıktan uzak olur.
Namaz, gerçek bir huşu ile kılınırsa insanın ruhunun yücelmesinde inanılmaz bir etkiye sahiptir. Namaz sayesinde insanda, sadece Allah’ın emirleri karşısında boyun eğen, sarsıcı olaylar karşısında sebat gösteren ve İslam tarihinde örnekleri çok bulunan yiğit şahsiyetler gibi en zor şartlarda direnç ve sabır örneklerini sergileyen hür irade sahibi bir ruh meydan gelir.
Namazda okunan Fatiha suresi İslam’ın temel çizgilerini ve Kur’an’ın ana öğretilerini kısaca ortaya koymaktadır.
Allah’ın her şeyi yaratıp yönettiği, O’nun her işinin güzel ve övgüye layık olduğu, kıyametin varlığı, insanın yaptıklarından dolayı hesaba çekileceği ve Allah’ın her şeye özellikle insana karşı merhametli olduğu, her türlü şirki reddederek doğru yola bağlılık ve onda sebatlı olmanın gerekliliği ve her türlü sapıklıktan uzak olmaya çalışmak gibi temel konular Kur’an’ın giriş suresi olan Fatiha’da açıkça ifade edişmiş ve namaz kılan kimse her namazında bu sureyi okumakla yükümlendirilmiştir.
Şimdi, Fatiha Sure’sinin mealini vererek kısaca açıklamaya çalışalım:

- BİSMİLLAHİRREHMANİRREHÎM

-Yani: Rahman Rahim Allah’ın Adıyla
Her işi rahmeti geniş ve sürekli olan Allah’ın adıyla başlıyoruz. Çünkü işlerde Allah’tan başkasının ismini anmak ve başkasından yardım dilemek bir nevi şirk sayılır ve mümin bir kimse, Yüce “Allah’ın yüce ismini tenzih et.
(25)” emrine uyarak Allah’ın ismini başka bir isimle birlikte anmaktan uzak durmalıdır.
- ELHEMDU LİLLAHİ REBBİL ĚLEMÎN:
- Övgü, alemlerin Rabbi Allah’a aittir.
Tüm övgü ve senalar alemleri yaratan ve yaratıkları kemal yoluna kılavuzluk eden Allah’a aittir. Tüm iyilik ve güzellikler, her türlü eksiklikten uzak bulunan Yüce Allah’tan kaynaklanır.
- ERREHMANİRREHÎM:
- (O) Rahman ve Rahimdir. (Merhameti geniş ve süreklidir.)
Her şey Allah’ın merhamet ve şefkatinden yararlanmaktadır; O’nun merhameti tüm varlıkları kapsamıştır; özel rahmeti ise imanlı temiz kulları hakkında süreklidir.

- MALİKİ YEWMİDDÎN:

- Cezâ ve mükâfat gününün sahibidir.
Yani, insan ölmekle yok olmamaktadır ve herkes, her şeyin Allah’a boyun eğdiği ceza ve mükafat gününde yaptıklarının hesabını verecektir.
Her namazda bu inancını tekrarlayan mümin, günah ve haksızlığın doğuracağı kötü akıbetten korkarak, kendisini her türlü kötülük ve günahtan uzak tutmaya çalışır.

- İYYAKE NE’BUDU WE İYYAKE NESTEÎN:

- Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.
Yani, biz hiçbir güç ve tutkuya değil, yalnız sana kulluk ediyor, seni, karşısında boyun eğilmeye ve önünde secde edilmeye layık biliyoruz; hiçbir güçten değil bütün güçlere egemen olan ve iradesine karşı gelecek bir güç bulunmayan senden yardım diliyoruz.

- İHDİNE’Ŝ-ŜİRAŤ-EL MUSTEĶÎM

-Bizi doğru yola ilet.
Her gün Allah’tan kendisini doğru yola kılavuzluk etmesini, o yola iletmesini ve o yolda kendisine sebat vermesini isteyen bir kul elbette ki, hayatının çeşitli aşamalarında ve muhtelif olaylar karşısında hak yoldan sağa-sola sapmayarak her türlü aşırılık ve ihmalkarlıktan uzak durmağa çalışır.
-ŜİRAŤELLEŹÎNE EN’ĚMTE ĚLEYHİM:
- Nimet verdiğin kimselerin yoluna;
İnsanın, kendi tutunduğu yolu doğru yol zannederek haktan uzak düşmesi mümkündür. Bu yüzden doğru yolu teşhis etmek için geçerli bir ilahi ölçü gerekir. Bu ayette doğru yolun herkesçe kolayca anlaşılması mümkün olan bir özelliği açıklanmıştır. Bu özellik de, bu yolun Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerin yani peygamberlerin ve Ehl-i Beyt İmamlarının
(26) yolu olduğudur.
- ĠEYRİL MEĠŻUBİ ĚLEYHİM WELEŻŻÂLLÎN:

-(onlar) ki ne kendilerine gazap edilmiştir ve ne de sapmışlardır.
Namaz kılan kimse, bu ayeti okuyarak, peygamberlerin ve onların vasilerinin yolunda ilerlemek istediğini ve peygamberlerin yoluna karşı çıkan ve insanları hak yoldan uzaklaştıran kimseleri veya aldanarak hak yoldan sapanları takıp etmek istemediğini açıklar.
Bu yüzden namazı doğru şekilde öğrenip ve doğru şekilde yerine getirerek Kur’an’ın bizlere gösterdiği doğru yolda adım atmaya çalışmalı ve çeşitli saptırıcı tuzaklara düşmekten kendimizi kurtarmalıyız. Şu ilahi gerçeği unutmamalıyız ki, peygamberler ve onların vasileri olan gerçek doğruların yolundan başka tüm yollar, insanı dünya ve ahiretteki gerçek ve kalıcı mutluluğa erişmekten mahrum eder ve çeşitli uçurumlara düşürür.
İnsan, namazda, Fatiha Sure’sini okuduktan sonra, ebedi saadet programını içeren Kur’an-ı Kerim’in unutulmaması için bu ilahi kitaptan diğer bir sure de okumalıdır.
Sonra Allah’ın azameti karşısında rükua eğilmeli ve şöyle demeli:

- SUBHANE RABBİYEL ĚŽÎM-İ WE Bİ-HAMDİH:

- Yani: Benim azamet sahibi rabbim her eksiklikten uzak ve münezzehtir ve ben O’na hamd ediyorum.
Sonra, Allah karşısında daha fazla eğilmek için secdeye kapanmalı ve şöyle demeli:

- SUBHANE RABBİYEL Ě’LA WE Bİ-HAMDİH:

-Yani: Benim her şeyden yüce rabbim her eksiklikten uzak ve münezzehtir ve ben O’na hamd ediyorum.
Rüku, insanın Allah karşısındaki teslimiyet, tevazu ve O’na boyun eğişini göstermekte ve secde, Allah’ın azameti karşısında kulun teslimiyet ve eğilişini göstermenin yanı sıra O’na bağlılık ve muhabbetini de sergilemektedir.
Böylece namaz, Allah’a yönelen, O’na boyun eğen ve hak yoldan başka yolda yürümek istemeyen, yüce insani erdemleri kazanmaya çalışarak her türlü kötülüklerden uzak duran, iradeli, takvalı ve doğruları seven ve onların yolunu takıp eden bir kişiliğin insanda oluşmasına sebep olur. Bu özellikleriyle namazın fert ve toplum açısından ne derece yapıcı bir ibadet olduğu inkar edilemez bir gerçektir.
Bizler gerçek mutluluk yolu olan namazın çeşitli semerelerinden gereğince yararlanmak için namaza daha fazla önem vermeli ve namazda kalp ve fikrimizi Allah’a yönelterek namazın manevi feyizlerinden yararlanmaya çalışmalıyız. Hiçbir bahaneyle namazı terk etmeyip en zor şartlarda bile namazdan gaflet etmemeliyiz. Bu ilahi farizayı gereğince ayakta tutmaya çalışarak gönül ve kalp temizliğimizi artırmaya çalışmalı; ruhumuzu güçlendirmeli ve hayatta karşılaşılması mümkün sıkıntı ve buhranlarda bu ilahi destekten yardım almalıyız.
Allah Teala buyuruyor ki:
“Sabır ve namaza sarılarak (Allah’tan) yardım dileyin...”
(27)
Bu manevi feyiz kaynağından daha fazla yararlanabilmek için, Allah’tan bizi namazı dosdoğru kılarak hakkınca ayakta tutanlardan kılmasını dileyelim:
“Ey Rabbim, beni namazı hakkınca ayakta tutan kıl; ve benim soyumdan olan kimselerden de (namazı hakkınca ayakta tutan kimseler oluştur.) ve duamı kabul eyle .”
(28)

Namazda Tefekkür
Namazı tefekkür, ihlas ve kalbin Allah’a yönelişini sağlayarak tam bir huşu ile kılmak gerekir.
Peygamber (s.a.a) Ebuzer’e hitaben şöyle buyurmuştur:
“Tefekkür ile kılınan iki rekatlık kısa bir namaz, teveccüh ve ilgi olmadan bir gece boyunca kılınan namazdan daha iyidir.”
(29)
İmam Sadık (a.s) da şöyle buyuruyor:
“Namaza başladığında huşu içinde olmaya çalış ve namaza gönül ver. Allah Teala buyuruyor ki: “Onlar ki namazlarında huşu içindedirler.”
(30)
Hz Ali de buyurmuştur ki:
“Namazda bezginlik ve uykulu halinde olmayın; Kul, namazına gönül verdiği ölçüde namazından faydalanır.”
(31)
Yine buyurmuştur ki:
“İnsan namazda huşu içinde olmalıdır; eğer insan namazda huşu içinde olursa onun azaları da huşu içinde olur ve boşuna onları oynatmaz.”
(32)
Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamları tam bir huşu ve Allah’a yönelişle namaz kılıyorlardı. O mukaddes zatlar, farz namazların yanı sıra sünnet namazlarını da sürekli yerine getiriyorlardı. Allah Kuran-ı Kerim’de Peygamber(s.a.a)’e gece namazını kılmasını emrederek şöyle buyurmaktadır:
“Geceleri sana farzlardan fazla bir ibadet olarak, namaz için kalk; umulur ki Allah seni beğenilen bir makama çıkarır.
(33)
Peygamber (s.a.a) Ebuzer’e şöyle buyurmuştur:
“Allah namazı benim gözümün nuru kılmıştır. Aç olana yemeği ve susamış birine suyu sevdirdiği gibi, namazı da bana sevdirmiştir. Aç biri yemek yiyince doyar ve susamış olan su içince susamışlığı gider; ama ben namazdan doymam.”
(34)

NAMAZDA HUŞU 2

Huşu ile Namaz Kılmak



Namaz hûşu ve hudû ile kılınmalıdır. Hûşu namazın sırrı ve ruhudur. Kur'anı
Kerimde; "Allah'ın huzurunda tam hûşu ve hudû ile durun" buyurulmaktadır.
(Bakara, 238) Bazı alimler hudû zahiri eğilmek, hûşu ise, manevi ve ruhi
eğilmektir, derler (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İnn-i Mace Tercemesi ve Şerhi, c
3, s 348). Bazı Alimler ise, hûşu azalarla; hudû ise kalple olur, demişlerdir.
Veya hûşu gözle, hudû diğer azalarla olur.


Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- , "Hûşu ancak, namazda
(uzuvlarını) hiç kımıldatmayan ve tevazu içinde olan kimseler için tahakkuk
eder." buyurmuştur.


Felah, namazlarını hûşu ile kılanlara mahsustur. Namazlarında hûşu'a riayet
etmeyenler felaha eremezler. Hûşuun bulunmaması felahın da yokluğu demektir. Bu
konuda Kur'anı Kerim;


"Namazlarını hûşu ile kılan müminler kurtuluşa ermişlerdir." buyrulmaktadır.
(Mü'minun,1)

Bu ayet-i kerime nazil olmazdan önce sahabe-i kiram namazda gözlerini
gökyüzüne kaldırıyorlar, sağa sola bakınıyorlardı. Ayet-i Kerimenin nazil
olmasından sonra artık gözlerini secde mahalline çevirmeye başladılar.

Abdullah Bin Ömer bu ayet-i kerimenin izahında şöyle der: "Sahabe-i Kiram,
namaz için ayağa kalktıklarında başka hiçbir şeyle ilgilenmezler, bütün
varlıklarıyla kendilerini namaza verirlerdi. Gözlerini secde yerine dikerler ve
Allah'ın kendilerine baktığını kabul ederlerdi."

Namazda ayakta iken secde yerine, rükûda iken ayaklara, secdede iken burun
ucuna, otururken iki elleri arasına bakmalıdır. Bu söylenilen yerlere bakıp ta
gözler etrafa kaymazsa, namazda hûşu hali hasıl olabilir, kalp dünya
düşüncelerinden kurtulabilir.

El parmaklarını Rükûda açmak ve secdede bir birine yapıştırmak sünnettir.
Bunlara dikkat edilmelidir. Parmakları açık veyahut bitişik bulundurmak,
sebepsiz boş şeyler değildir. Bizler için İslamiyet'in sahibine uymak kadar
büyük bir nimet yoktur. (Sadık Dânâ, Altınoluk sohbetleri 2, s 121).

*

Hazret Ammar -Radıyallahü anh- 'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Cennette efyah denen bir ırmak vardır. İçinde huriler bulunur. Allah onları
zaferandan yaratmıştır. İnci ve yakut taneleriyle oynarlar. Yetmiş bin lisanla
Allah'ı tesbih ederler. Sesleri Davud -Aleyhisselamın- sesinden daha güzeldir.
Bu huriler şöyle derler:

Bizler, namazı hûşu ve kalp huzuru ile kılanlar içiniz."

Hazret-i Ali -Radıyallahü anh- şöyle buyurur:

"Hûşu olmayan namazda, lüzumsuz şeylerden kaçınılmayan oruçta, tertile riayet
edilmeden yapılan kıraatte, günahlardan sakındırmayan amelde, sehavet bulunmayan
malda, sıkı bağlılık bulunmayan kardeşlikte, ihlas olmayan duada hayır yoktur."

Müslüman, namazını kalbi ve kalıbı beraber olarak kılmalıdır. Nitekim Hadis-i
şerifte: "Kişinin kalbi ve bedeniyle beraber namazda hazır olmadıkça Allah o
namaza bakmaz." buyurulur.

Namazda her uzvun tevazu göstermesi ve kalbin de, Allah Teala'dan korku üzere
olması lazımdır.

Bir Hadis-i şerifte: "Kişiye namazdan yazılacak ecir, kalp huzurundan başkası
değildir."(İhya, I 160)

Diğer bir Hadis-i şerifte: "Kulun kıldığı namazından elde edeceği şey, sadece
(namazda oluşunun) şûurunda olduğu anların sevabıdır." buyrulur.

Abdulvahid bin Zeyd:

"Alimler, kulun kıldığı namazdan, onun için sadece şûurlu olarak kıldığı
kısımların sevap temin ettiği hususunda ittifak etmişlerdir." demiş ve bu
hususta bir icma bulunduğunu iddia etmiştir.

Sahabelerden Ammar Bin Yasir -Radıyallahü anh- 'ın bildirdiğine göre,
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Öyle
durumlar olur ki, kişi namazını bitirince defterine kıldığı namazın sadece onda
biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte
biri, üçte biri veya yarısı kadar sevap yazılır."(Darimi, Salat, 91)

*

Namaz kılanlara, ihlas ve hûşu derecesine göre sevap verilir. Bazılarına ecir
ve sevabın hepsi verilir. Bazılarına sevabın yarısı verilir, bazılarına onda
biri verilir. Bazılarına hiçbir şey verilmez. Çünkü namazı hiçbir şeyi hak
etmemektedir.

Cenab-ı Hakk, farz namazlarının ecir ve sevabını belli bir ölçüye göre
vermektedir. Nitekim bir hadis-i Şerifte:

"Allah katında farz namaz için bir ölçü vardır. O namazda ne kadar kusur ve
eksiklik varsa, onun hesabı yapılır." buyurulur.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:

"Kim güzelce abdest alır, rükûları ve secdeleri tam yaparak hûşu ile vaktinde
namazını kılarsa, o namaz bembeyaz, parıl parıl bir şekilde göğe yükselir ve
sahibine şöyle der:

"Sen beni nasıl geçirmedin, vaktinde kılarak korudun ise Allah da seni
korusun."

Kim ki güzel abdest almaz, rükûları ve secdelerini Hûşu ile yapıp, vaktinde
namazını eda etmezse, onun namazı da simsiyah zifiri karanlık halinde göğe
çıkarak sahibine şöyle der:

"Sen beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!"

Allah'ın dilediği zaman gelince bu tür namazlar, bir eski paçavra gibi
dürülüp sarılarak sahibinin suratına çarpılır. (et-Terğip ve't-Terhib, I, 339)

Rasulullah (a.s) bir gün adamın birinin namaz kılarken sakalını elleriyle
karıştırdığını gördü, buyurdu ki: Eğer bunun kalbin de hûşu olsaydı vücudunun
her uzvunda hareketsizlik olurdu.

Rasul-i Ekrem bir buyurdu ki: Kıldığın namazı, en son namazınmış gibi, bir
daha namaz kılma fırsatı bulamayacak bir kişinin kıldığı namaz gibi kıl.

Müceddid-i Elf-i Sânî İmamı Rabbani Hazretleri Mektubat'ta şöyle yazıyor:
"Secde de ellerin parmaklarını birleştirmeye, rükûda da parmakları birbirinden
ayrı tutmaya (birleştirmemeye) dikkat etmelidir. Şeriat parmakları birleştirmeyi
ve açık tutmayı lüzumsuz yere emretmemiştir. Yani böyle basit meseleleri bile
gözetmek gerekir." Devamla şöyle yazıyor. " Namazda ayakta dururken gözleri
secde yerine dikmeli, rükû halinde ayaklara doğru bakmalı,secde yaparken burun
hizasına ve otururken de diz üzerindeki ellere bakmalıdır. Tüm bunlar namazda
hûşu meydana getirir, aynı zamanda dikkatin dağılmayıp kişinin kendini namaza
vermesi mümkün olur."

Biri Hz. Ali'den hûşu nedir? diye sordu.

Hz. Ali: Hûşu kalpte bulunan bir şeydir. Namazda iken donmuş gibi durup hiç
bir yana bakmamak ve hiç bir şeyle ilgilenmemek hûşudandır. İbn-i Abbas (r.a)
hazretleri diyor ki: Namazda hûşulu olan kişi Allah'tan korkan kişidir. Namaz
kılarken de hareketsiz duran kişidir.

Hz. Ebû Bekir (r.a) diyor ki: " Rasul-i Ekrem bir keresinde buyurdu ki:
Münafıkça hûşudan Allah'a sığının. " sahabe-i Kiram " Münafıkça hûşu nedir? "
deyince, dedi ki:" Görünüşte sükunet ve hareketsizlik vardır, ama içeride
münafıklık olursa bu münafıkça hûşudur.

Pek çok sahabe ve tabilerden şöyle nakledildi. hûşu; sükûn ve hareketsizliğin
adıdır.


Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.

NAMAZDA HUŞU 1

NAMAZDA HUŞU
Yüce Allah Kur’an’da namazla ilgili olarak; “Namazı kıl! Muhakkak ki namaz, (insanları) fenalıklardan ve kötülüklerden alıkoyar” buyurmuştur.(ankebut 45/29) Namaz kılanlar kıldıkları namazdan istenilen lezzeti alamadıklarını sürekli dile getirirler. Lezzet alamama onları bazen farz olan bu ibadeti terk etmeye kadar götürmektedir.
Namaz kılan insanın kıldığı namazdan lezzet almasına da huşu diyebiliriz, kısaca…

Huzûr ve huşû' ile kılınan iki rek'at namaz, gâfil (Allahü teâlâyı unutmuş) bir kalb ile akşamdan sabaha kadar kılınan namazdan hayırlıdır. (Abdullah ibni Abbâs)
Tevâzû, alçak gönüllülük. Hakk'a boyun eğmek. Korku ve sevgiden meydana gelen edepli hale huşu denir.
Cenab-ı Hak Mü'minün süresin de" Muhakkak mü'minler felah buldu, ki onlar namazlarında huşuludurlar.Onlar ki, faydasız işe, boş lafa bakmazlar.Onlar ki,zekatlarını vermek için çalışırlar," buyurarak, namazlarını huşu ile kılan mü'minlerin felah bulacağını beyan etmektedir. (Muminun süresi Ayet 1-4)
O zaman namazda huşu çok önemli bir mevzudur. Mutlaka sağlanması gerekmektedir.
Namazda huşunun zıddı gaflettir. Gafletle namaz kılanlar , kur’an da tehdit edilmişlerdir.
“Yazıklar olsun O namaz kılanlara ki Onlar kıldıkları namazdan gafildirler”(Maun suresi)
Kılınan namazın gafletten kurtarılması ; yalnız Allah için kılındığının şuuruna erişmekle mümkündür. “ ve zikrim için namaz kıl” ( taha : 14) ayeti bunu işaret eder. Yani kılınan namaz Allah’ı hatırlatıyorsa istenilen namazdır .İşte o namaz, sahibini gafletten kurtarır ; huşuya yönlendirir.
Nitekim Peygamber Efendimiz(S.A.V):" Kul namaza durduğu zaman, ancak Hz. Allah'ın huzurundadır. Sağa-sola iltifat ederse, Hz. Allah; " Kime iltifat ediyorsun ? Benden hayırlısına mı ? Bana dön ey adem oğlu! Çünkü ben iltifat ettiğin şeyden daha hayırlıyım" buyurur. (Ruhül Beyan cilt 6 sahife 67)
Bir sohbetlerinde Prof. Dr. Haydar Baş’a sorulmuştu.” Namazda huşu nasıl sağlanabilir ? ” Cevaben. “Namazın dışında huşuyu sağlarsanız o zaman namazda da huşuyu sağlarsınız.” Bu nasıl olur diye sorulunca, O da konuya şöyle bir açıklık getirmişti: ”İnsan kalbini fotoğraf stüdyolarındaki banyo odasına benzetirsek, makine ila çekilen pozlar banyoda tüm detaylarıyla meydana nasıl çıkarsa; Namazda da namaz dışında meşgul olduğunuz şeyler gönlünüze gelir .Sizi meşgul eder. Namazın dışında dünya ile meşgul olur. Zamanınızı boş ve gereksiz şeylerle geçirirseniz, namaza durunca da gönlünüzün , gözünüzün ve diğer azalarınızın yaşadıkları şeyler kalbinize gelir ve sizi meşgul eder. Bu haldeyken namazda huşuyu sağlayamazsınız. Eğer namazın dışında hayırla, hasenatla, iyiliklerle, zikirle vel hasıl Allah’la meşgul olursanız; namazda da Allah’la meşgul olur ve istenilen huzuru yani huşuyu yakalamış olursunuz. İşte O namaz, seni Allah’ı anmaya yöneltir. Maksat hasıl olur .“
Behlüldane hazretlerine huşu hakkında soru sorarlar. O da Padişah Harun Reşid’e “Getirin bu adama, ağzına kadar doldurulmuş bir tuluk zeytinyağı verin. Birkaç asker verip, Şehrin sokaklarını dolaştırın. Eğer bir damla yağı yere dökerse, başını vurun” der. Hikmetini anlamazlar ama mutlaka bizim Behlüldane bir şeyler anlatacak diye, dediğini yapmağa koyulurlar. Adamcağız denildiği şekilde gönderilir. Bir süre sonra adam salimen döner. Behlüldane sorar”Anlat bakalım şehrin sokaklarında neler gördün ? Adam cevap verir: “ Ben tuluktaki zeytinyağından başka hiçbir şey görmedim.” Behlüldane tekrar sorar “ Ama nasıl olur, falan yerde düğün dernek vardı; davullar zurnalar çalıyordu nasıl görmez, nasıl duymazsın” Adam ”Aman efendim bana öğle bir dert verdiniz ki başımın kesilme korkusundan başka bir şey ne duydum, ne de gördüm.” Behlüldane Hazretleri hikmetli sözünü kondurur: “Namaz kılarken Azrail’in kılıcını başında bekler vaziyette ; Bu namazdan sonra canını teslim alacağını hayal edersen, başka bir şey hatırına gelmez. Sende o zaman huşu içinde namazını kılarsın.” Allah’ın huzurundaymış gibi namaz kılmanın yolu, demek ki gayretle bulunabilirmiş. Bize düşen bu bilge insanların tarif etmeye çalıştıkları yollardan giderek namazda huşu haline erişmek olmalıdır.
Allah cümlemize huşu ile namazlar kılmamızı nasip eylesin. Amin !
UĞUR KEPEKÇİ
Powered By Blogger